Son Eklenenler

  • Tıklayınız

    YARGITAY KARARLARI

  • Tıklayınız

    DANIŞTAY KARARLARI

  • Tıklayınız

    UYUŞMAZLIK MAHKEMESİ KARARLARI

  • Tıklayınız

    B.A.M KARARLARI

  • Tıklayınız

    BİLİMSEL İNCELEMELER

Silahlı Terör Örgütüne (FETÖ/PDY) Üye Olma – Ankesörlü Telefon Görüşmelerinin Delil Niteliği

Sanık, silahlı terör örgütüne üye olma suçundan yargılanmıştır. CMK’nun 135. maddesinde düzenlenen “iletişimin denetlenmesi” tedbirine, bir suç dolasıyla yapılan soruşturma ve kovuşturmada, suç işlendiğine ilişkin somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunması durumunda başvurulabilir. Sanığın askeri mahrem hizmetler yapılanmasında yer alıp sabit hat ve/veya ankesörlü telefonlar üzerinden hücresel haberleşme ağına dahil olup olmadığının belirlenmesi ile sanığın hukuki durumunun ve konumunun kuşkuya yer bırakmayacak şekilde tespiti yönünden; suçun ispatı açısından belirleyici nitelikte olması nedeniyle bu delilin elde edilişi, niteliği, kullanımı, hukukiliği tartışılmalı, savunma argümanları değerlendirilmelidir. Şahsın, gizlilik ve deşifre olmamak kuralına riayetle, örgütün talimatı ile ve örgütsel irtibatı sağlamak maksadıyla kamuya açık ve birbirinden bağımsız market, büfe, kırtasiye, lokanta gibi işletmelerde kurulu bulunan, ücret karşılığı kullanılan sabit hat veya ankesörlü hatlar ile mahrem imam tarafından arandığı, her türlü şüpheden uzak, kesin kanaate ulaştıracak somut olgu ve teknik verilerle tespit edilmesi ve yargılama yapan mahkemenin de tam bir vicdani kanaate ulaşması halinde, kişinin örgütle bağlantısını gösteren hukuka uygun delil olacaktır. Demokratik kurumlara, hukuk devletine, demokrasiye ve insan haklarına karşı, 15.07.2016 tarihli darbe teşebbüsünü gerçekleştiren, pek çok insanın ölümüne ve yaralanmasına sebebiyet verip bir çok ağır suçu organize şekilde işleyen silahlı terör örgütünün askeri mahrem yapılanmasına yönelik yapılan soruşturmada, şüpheliler ve suç delillerine ulaşılması amacıyla Cumhuriyet Başsavcılıklarının yasal yetkisine dayanarak hakim kararıyla geçmişe dönük elde ettiği “iletişimin tespiti (HTS)” kayıtlarının, “hukuka uygun bir delil olarak hükme esas alınmasında herhangi bir hukuki isabetsizlik bulunmadığı” yapılan işlemin “demokratik bir ülkede gereklilik” ve “orantılılık” ilkelerine uygun” olduğu kabul edilmelidir. 

Her Bir Takvim Yılında Düzenlenen Sahte Fatura Ayrı Suç Oluşturur; Aynı Takvim Yılında Birden Çok Sahte Fatura Düzenlenmiş ise Zincirleme Suç Hükümleri Uygulanır

Sanık, 2010 ve 2011 yıllarında sahte fatura düzenleme suçlarından yargılanmıştır. Her bir takvim yılında düzenlenen sahte fatura ayrı suç oluşturur. Aynı takvim yılında birden çok sahte fatura düzenlenmesi halinde ise zincirleme suç hükümleri uygulanır. Açıklanan nedenlerle, her bir takvim yılında işlenen sahte belge düzenleme suçlarının birbirinden ayrı ve bağımsız suçları oluşturması nedeniyle her takvim yılı için ayrı hüküm kurulması, aynı takvim yılına ait birden fazla belge düzenlenmesi halinde ise zincirleme suç hükümlerinin uygulanması gerektiğinin dikkate alınmaması usul ve yasaya aykırıdır. 

Kullanmak İçin Uyuşturucu Madde Bulundurma – Delillerin Değerlendirilmesinde Hata ve Takdire İlişkin Hukuka Aykırılıklar Kanun Yararına Bozma Nedeni Yapılamaz

Sanık hakkında, kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçundan dolayı yapılan yargılama sonucunda, TCK’nun 191/2. maddesi uyarınca, tedavi ve denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına karar verilmiştir. Kanun yararına bozma, ancak hakim veya mahkeme tarafından verilmiş olup da maddi hukuka veya usul hukukuna önemli hukuka aykırılıklar içeren kararlar aleyhine gidilebilen bir olağanüstü kanun yoludur. Delillerin değerlendirilmesinde hata ve takdire ilişkin hukuka aykırılıklar kanun yararına bozma nedeni yapılamaz. Delil değerlendirmesi ve delil takdiri kapsamında mahkumiyet kararı verildiği dosya kapsamı ile sabittir. Açıklanan nedenlerle, sanığın beraat etmesi gerektiği yönündeki kanun yararına bozma talebinin reddine karar verilmelidir.

Suç Tarihinden Önce Hapis Cezası Hükümlülüğü Bulanmayan Onsekiz Yaşından Küçük veya Altmışbeş Yaşından Büyük Sanıklara Verilen Bir Yıl ve Daha Az Süreli Hapis Cezası Seçenek Yaptırımlardan Birine Çevrilir

TCK’nun 50. maddesi uyarınca; daha önce hapis cezasına mahkum edilmemiş olmak koşuluyla, mahkum olunan otuz gün ve daha az süreli hapis cezası ile fiili işlediği tarihte onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş yaşını bitirmiş bulunanların mahkum edildiği bir yıl veya daha az süreli hapis cezası seçenek yaptırımlardan birine çevrilir. Suç tarihinden daha önce hapis cezasına mahkum edilmemiş olan hükümlü hakkında hükmedilen 25 gün hapis cezasının, anılan yasal düzenleme nedeniyle seçenek yaptırım veya tedbirlerden birine çevrilmesi zorunluluğunun dikkate alınmaması hatalıdır.

Kasten Yaralama, Silahla Tehdit – Yaralama Eyleminin Tehdit Fiilinin Ciddiliğini Göstermek ve Bu Amaçla Korkutma Kastı ile İşlendiği Sabit Olmadıkça Tehdit Suçundan Ayrıca Ceza Tayin Edilemez

Uyuşmazlık; sanığın, ele geçirilemeyen bıçakla şikayetçiyi yaraladığı kabul edilen olayda, silahla tehdit suçunun koşullarının bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. TCK’nun 106. maddesinin 3. fıkrasında, tehdit suçuyla ilgili özel bir içtima kuralına yer verilmiş; bu fıkraya ilişkin madde gerekçesinde, “...tehdit amacıyla kasten öldürme, kasten yaralama veya mala zarar verme suçunun işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı cezaya hükmedileceği” belirtilmiştir. Fail, tehdidin ciddiliğini göstermek için bir başkasını öldürebilir, yaralayabilir ya da malına zarar verebilir. Bu gibi durumlarda fail sadece gerçekleşen bu araç suçlardan değil, gerçek içtima hükümleri uyarınca hedef suç olan tehditten dolayı da cezalandırılacaktır. Yaralama eyleminin tehdit fiilinin ciddiliğini göstermek ve bu amaçla korkutmak kastı ile işlendiği sabit olmadıkça tehdit suçundan ayrıca ceza tayin edilmez. Somut olayda, tehdit fiilinin ciddiliğini göstermek için yaralama suçunun işlendiğine dair mahkumiyete yeterli delil bulunmadığı dosya kapsamı ile sabittir. Bu durumda, TCK’nun 106/3. maddesinin uygulanma koşullarının gerçekleşmediği ve sanığın eyleminin yalnızca silahla yaralama suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir. 

Hırsızlık – Zincirleme Suç Hükümlerinin Uygulanmasında İzlenecek Yol

Bir suçun zincirleme biçimde işlendiğinin kabulü halinde, faile her bir suç için ayrı ayrı ceza verilmeyecek, tek bir ceza verilip bu ceza üzerinden TCK’nun 43/1. maddesi gereğince artırım yapılacaktır. Failin işlediği suçlar aynı nitelikte ise, örneğin her biri suçun basit veya nitelikli hali ise burada ceza bu basit veya nitelikli hal üzerinden belirlenecektir. Failin işlediği suçlardan bir kısmı suçun basit, bir kısmı da nitelikli hali ise, nitelikli hal daha fazla ceza verilmesini gerektiren bir nitelikli hal ise ceza bunun üzerinden belirlenmeli, ancak nitelikli hal suçun basit şekline göre daha az ceza verilmesini gerektiren bir nitelikli hal ise ceza suçun basit şekli üzerinden belirlenmelidir. Suçlardan birinin tamamlanmış, diğerinin teşebbüs aşamasında kalması durumunda, şayet suçlar aynı nitelikte ise, örneğin ikisi de suçun basit şekli ise tamamlanmış suçtan hüküm kurulmalıdır. Tamamlanmış olan eylem suçun basit halini, teşebbüs aşamasında kalmış eylem ise suçun nitelikli halini oluşturuyorsa, bu durumda her bir suç için ayrı ayrı uygulama yapılarak sonucuna göre hangi suç daha ağır cezayı gerektiriyor ise o suç üzerinden zincirleme suç hükümleri uygulanmalıdır. Bununla birlikte zincirleme suç hükümleri uygulanarak verilecek ceza, teselsülü oluşturan her bir suçun müstakil olarak belirlenen cezalarından az, toplamlarından ise fazla olmamalıdır.  

Temyiz İsteğinden Feragat – Temyiz İsteğinden Vazgeçme – Temyiz İsteğinden Vazgeçmeden Dönme Ancak Temyiz Süresi İçinde Mümkündür

Uyuşmazlık, temyizden feragatten dönülmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. CMK’da, kanun yolu başvurusunda bulunulduktan sonra bundan vazgeçme (kanun yolu başvurusunun geri alınması) düzenlenmiş; fakat kanun yolundan feragat (kanun yoluna başvurma hakkı doğduktan sonra bu hakkın kullanılmayacağının açıklanması) düzenlenmemiştir. Hukukun genel ilkeleri uyarınca; hak sahibi, hakkı doğduktan sonra özgür iradesiyle bu haktan feragat edebilir. Kanun yoluna başvurma hakkından feragatin, kararın ilgiliye bildiriminden itibaren kanun yolu için öngörülen sürenin bitimine kadar yapılması gerekmektedir. Kanun yoluna başvurulduktan sonra başvurudan vazgeçme ise, mercisi tarafından talep konusunda bir karar verilinceye kadar geçerlidir. Temyiz kanun yolu başvurusunda bulunulduktan sonra, ilgililerin temyiz başvurusundan “feragat” ya da “vazgeçme” vb. içerikli taleplerinin, yapılan temyiz başvurusundan vazgeçme iradesini yansıtıp yansıtmadığına bakılması gerekir. Temyiz isteğinden vazgeçmeden dönme, ancak temyiz süresi içinde mümkündür. Sanık tarafından verilen dilekçe temyiz isteminden vazgeçilmesinden dönme olduğu kabul edilse dahi temyiz isteğinden vazgeçmeden dönülmesinin ancak temyiz süresi içinde mümkün olması, sanık tarafından temyiz süresi içinde verilmiş bir temyiz dilekçesinin de bulunmaması, asilin iradesinin müdafisinin iradesine üstün olması nedeniyle temyiz davasının açılabilmesi için gerekli olan “istek” şartının gerçekleşmemesi nedeniyle sanık müdafisinin temyiz dilekçesine dayalı olarak inceleme yapılamayacağının kabulü gerekir.  

Aleyhe Olan Bozma Kararına Karşı Sanığın Beyanı Alınmadan Karar Verilemez

Uyuşmazlık; sanığın eyleminin basit dolandırıcılık suçunu mu yoksa nitelikli dolandırıcılık suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkin ise de Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca öncelikle, aleyhe olan bozma kararına karşı sanığın beyanı alınmadan direnme kararı verilip verilemeyeceğinin değerlendirilmesi gerekmektedir. CMK’nun 307. maddesi uyarınca; sanığa, aleyhine olan bozma kararlarına karşı beyanda bulunma, kendisini savunma ve bu konudaki delillerini ileri sunma olanağı tanınmalıdır. Bu düzenleme, savunma hakkının sınırlanamayacağı ilkesine dayandığından, uyulmasında zorunluluk bulunan emredici kurallardandır. Sanıktan bozmaya karşı diyeceğinin sorulması zorunlu olup müdafinin dinlenilmesi ile yetinilemez. Aleyhe olan bozmaya karşı sanığın beyanı alınmadan yargılamaya devam edilerek hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.

Hizmet Alım Sözleşmesinin İşvereni Ödediği İşçilik Alacaklarını İşçiyi Çalıştıran Yükleniciden (İşçinin İşvereninden) Talep Edebilir

Davacı vekili, müvekkiline ait işyerlerinin temizlik işleri için yapılan ihaleler sonucunda davalı şirketler ile sözleşmeler imzalandığını, dava dışı işçinin müvekkiline bağlı işyerlerinde aralıksız çalıştığından bahisle işçilik alacaklarının tahsili istemiyle açılan davanın kabulüne karar verildiğini, icra takibi neticesinde hükmedilen alacağın müvekkili tarafından ödendiğini ileri sürerek ödediği bedellerin davalılardan tahsilini talep etmiştir. Hizmet alım sözleşmeleri; ihale şartları ile belirlenen işin sözleşmede kararlaştırılan bedel ile yapılmasının üstlenildiği sözleşmelerdir. Hizmet alımı sözleşmelerinde işverenin, yüklenici tarafından çalıştırılan işçinin ücretinin ödenmesi, sosyal haklarının takibi gibi denetim dışında işçiye karşı bir sorumluluğu yoktur. İşveren ile yüklenicinin İş Kanunu’na göre işçiye karşı müteselsilen sorumlu olmasına rağmen rücu ilişkisinde taraflar arasında imzalanan sözleşmenin uygulanması sözleşme hukukunun en temel ilkelerindendir: Hizmet alım sözleşmesinin işvereni, ödediği işçilik alacaklarını işçiyi çalıştıran yükleniciden, yani işçinin işvereninden talep edebilir.

İtirazın İptali Davalarında Takibin Yetkili İcra Dairesinde Yapılmış Olması Dava Şartıdır

Dava, sendika üyelik ve dayanışma aidat alacaklarının tahsili için başlatılan icra takibine yönelik itirazın iptali istemine ilişkindir. İtirazın iptali davaları, icra takibine sıkı sıkıya bağlı davalardandır. İtirazın iptali davalarında takibin yetkili icra dairesinde yapılmış olması dava şartıdır. Kanuni süresi içerisinde yetkiye ve borca itiraz edilmesi sebebiyle takip durmuştur. Yetkili icra dairesinde takip yapılmaması sebebiyle dava şartı yokluğundan davanın usulden reddine karar verilmesi gerekirken, açıklanan hususlar dikkate alınmaksızın, davanın kısmen kabulüne karar verilmesi hatalıdır.  

Mazeret Dilekçesinde Sebep Bildirmemiş Davacı Avukatının Duruşma Gününün UYAP Sisteminden Görüleceği Dikkate Alınarak Mazeretin Kabulüne Karar Verilerek Davaya Devam Edilmelidir

Dava, iş kazası sonucu sigortalının vefatı iddiasına dayalı hak sahiplerinin maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Anayasa’nın 141 ve HMK’nın 30. maddeleri uyarınca; “Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması” biçiminde açıklanan temel ilke çerçevesinde, davacının veya davayı takip edeceğini bildiren davalının duruşmaya katılmama gerekçesi “geçerli bir özür” olarak kabul edilebilir ise, davacının veya davayı takip edeceğini bildiren davalının “geçerli bir özrü nedeniyle duruşmaya katılmadığı” kabul edilmeli, dosya işlemden kaldırılmamalıdır. Davacı vekili mazerette sebep belirtilmemiş ise de elektronik ortamdan vekilin duruşma gününün görülebileceği dikkate alınarak mazeret dilekçesi geçerli kabul edilerek, yargılamaya devam edilmesi gerekirken, davanın ikinci kez takipsiz bırakılması nedeniyle açılmamış sayılmasına karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Menfi Tespit – Muhatapla Birlikte Oturduğu ve Görünüşe Göre Onsekiz Yaşından Aşağı Olmadığı Yazılmadan Adreste Başka Birine Yapılan Tebligat Geçersizdir

Davacı, davalı idare tarafından banka hesabına haciz konulduğunu ileri sürerek ödeme emirlerine dayanak amme alacaklarından borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini talep etmiştir. Tebligatın nasıl yapılacağı Tebligat Kanunu’nda ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Tebligat muhatabın bilinen en son adresinde bizzat kendisine yapılır. Kendisine tebligat yapılacak kişi ev adresinde bulunmaz ise tebliğ evrakı aile fertlerinden veya hizmetçi veya uşak gibi evinde çalışanlardan birine yapılır. Ancak muhatap yerine tebliğ yapılacak bu kişilerin mutlaka muhatapla birlikte oturmaları şarttır. Muhatap yerine kendisine tebliğ yapılacak kimsenin görünüşüne nazaran onsekiz yaşından aşağı olmaması ve bariz bir surette ehliyetsiz bulunmaması lazımdır. Muhatapla birlikte oturduğu ve görünüşe göre onsekiz yaşından aşağı olmadığı yazılmadan başka birine yapılan tebligat geçersizdir.

Arsa Paylarının Düzeltilmesi – Arsa Payları Kat İrtifakının Kurulduğu veya Kat Mülkiyetine Geçildiği Tarih İtibariyle Bağımsız Bölümlerin Değerine Göre Orantılı Değil ise Düzeltme İstenebilir

Dava, arsa paylarının düzeltilmesi istemine ilişkindir. 634 SK’nun 3. maddesi uyarınca; kat mülkiyeti veya kat irtifakı, bu mülkiyete konu olan anayapının bağımsız bölümlerinden her birine kat irtifakının kurulduğu tarihteki, doğrudan doğruya kat mülkiyetine geçilme halinde ise, bu tarihteki değeri ile oranlı olarak tahsis edilen arsa payının ortak mülkiyet esaslarına göre açıkça gösterilmesi suretiyle kurulmalıdır. Arsa paylarının bağımsız bölümlerin değeri ile oranlı olarak tahsis edilmediği hallerde, her kat maliki veya kat irtifakı sahibi, arsa payının düzeltilmesi için mahkemeye başvurabilir. Bu nevi davalarda, mahkeme tüm kanıtları değerlendirerek bağımsız bölümün değeri ile bölüme özgülenen arsa payını karşılaştırıp denklik sağlamaya çalışmalıdır. Arsa paylarının düzenlenmesini gerektirecek bir husus olup olmadığı araştırılmalı ve varılacak sonucuna göre karar verilmelidir.

Çeklerde Rehin Cirosu Yapılamaz; Yapılmış ise Yok Hükmündedir – Beyaz Ciro Rehin Cirosu Değildir

Davacı, davalı şirketten akaryakıt satın almak amacıyla avans olarak dava konusu çeki davalı şirket lehine keşide ettiğini, ancak davalı şirketin akaryakıt temin etmediğini, böylece çekin bedelsiz kaldığını, davalı şirketin bu çeki diğer davalı bankaya kredi ilişkisinin teminatı olarak ciro ettiğini iddia ederek bu çekten dolayı davalı bankaya borcu olmadığının tespitini istemiştir. 6102 SK’nun 818. maddesi çekler hakkında uygulanacak poliçe hükümlerine ilişkin atıf maddesi olup TTK’nun 689. maddesinde yer alan poliçe ile ilgili rehin cirosuna atıf yapılmadığından çeklerde rehin cirosu yapılamaz; böyle bir ciro yapılsa bile yok hükmündedir. Dava konusu çek üzerindeki lehtar cirosu, beyaz ciro olup bu ciro rehin cirosu değildir. Ciro, temlik cirosu olup 6102 SK’nun 687. maddesi uyarınca, keşideci ile lehtar arasındaki hukuki ilişkiden kaynaklanan şahsi def’ilerin ciro yolu ile hamil olan davalı bankaya karşı ileri sürülebilmesi, çekin iktisabında bile bile borçlunun zararına hareket edilmiş olması şartına bağlıdır.  

Trafik Kazası Nedeniyle Maddi ve Manevi Tazminat – Aracı Uzun Süreli Kira Sözleşmesi ile Kiralayan, Kaza Zamanında Fiili Hakimiyeti ve Ekonomik Yararlanması Olan Kişi İşleten Sıfatıyla Sorumludur; Bu Halde Araç Maliki Sorumlu Tutulamaz

Davacı, trafik kazası sonucu malul kaldığını iddia ederek maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Davalı, uzun süreli araç kiralama işi yaptığını, hukuken işleten olmadığını ve husumet yöneltilemeyeceğini, aracın 36 aylık kira sözleşmesi ile kiralandığını iddia etmiştir. Trafik kaydı “işleteni” kesin olarak gösteren bir karine değilse de, onun kim olduğunu belirleyen güçlü bir kanıt niteliğindedir. Ancak, trafik kaydına rağmen işletenliğin 3. kişi üzerinde bulunmasını engelleyen yasal bir düzenleme bulunmamaktadır. Aracı uzun süreli kira sözleşmesi ile kiralayan, kaza zamanında fiili hakimiyeti ve ekonomik yararlanması olan kişi işleten sıfatıyla sorumludur. Bu durumda araç maliki sorumlu tutulamaz. Davalının işletenlik sıfatının devam edip etmediği araştırılmaksızın, eksik incelemeye dayalı yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır.

İptali İstenen Tasarrufun Borcun Doğumundan Sonra Yapılmış Olması Tasarrufun İptali Davası İçin Ön Koşuldur

Davacı, İİK’nun 277. maddesine dayalı olarak açılan tasarrufun iptali isteminde bulunmuştur. Bu nevi davalarda amaç, borçlunun haciz ya da iflasından önce yaptığı ve aslında geçerli olan bazı tasarrufların geçersiz ya da “iyi niyet kurallarına aykırılık” nedeniyle alacaklıya karşı sonuçsuz kalmasını ve dolayısıyla o mal üzerinden cebri icraya devamla alacağın tahsilini sağlamaktır. Tasarrufun iptali davalarının dinlenebilmesi için, davacının borçludaki alacağının gerçek olması, borçlu hakkındaki icra takibinin kesinleşmiş olması, iptali istenen tasarrufun takip konusu borçtan sonra yapılmış olması ve borçlu hakkında alınmış kesin veya geçici aciz belgesinin bulunması gerekir. Borcun dayanağı olan belge getirtilmeli, tasarrufun borcun doğumundan sonra yapılıp yapılmadığı tespit edilmelidir.

İtirazın İptali – Kasko Sigortacısının Ödediği Hasar Bedelinin Kusurlu Araç Maliki ve Zorunlu Trafik Sigortacısından Rücuen Tahsili İstenen Dava Ticari Bir Dava Olup Görevli Mahkeme Ticaret Mahkemesidir

Dava, kasko sigorta poliçesi uyarınca sigortalısına ödeme yapan davacı-sigorta şirketinin ödediği bedelin TTK’nun 1472. maddesine göre rücuen tahsili için başlatılan icra takibine yönelik itirazın iptali istemine ilişkindir. TTK’nun 4. maddesi uyarınca; her iki tarafın ticari işletmesi ile ilgili olup olmadığına bakılmaksızın Türk Ticaret Kanunu’nda düzenlenen hususlar ticari davalardır. Kasko sigortacısının ödediği hasar bedelinin kusurlu araç maliki ve zorunlu trafik sigortacısından rücuen tahsili istenen dava, ticari dava olup görevli mahkeme ticaret mahkemesidir. Açıklanan nedenlerle, uyuşmazlığın asliye ticaret mahkemesi görevine girdiği göz önünde tutularak görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, işin esasına girilerek yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 

Kazandırıcı Zamanaşımı Zilyetliğine Dayalı Tapu İptali ve Tescil Talebi – Eklemeli Zilyetlik – Zilyetlik Araştırması

Davacı, kadastro sırasında tespit harici bırakılan taşınmazın imar-ihya ve kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayalı olarak adına tescili talebinde bulunmuştur. Bir yerin kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayalı olarak edinilebilmesi için Kadastro Kanunu’nun 14. ve 17. maddesinde belirtilen koşulların zilyet yararına oluşması gereklidir. Dava konusu yer, 1955 yılında yapılan tapulama sırasında “ırmak yatağı” niteliğiyle tespit dışı bırakılmıştır. Davacı, miras yoluyla intikal ve eklemeli kazanmayı sağlayan zilyetliğe dayanarak istekte bulunmuş, taksim ve intikal şekli hususunda ise bir açıklama yapılmamıştır. Dinlenilecek yerel bilirkişi ve tanıklardan, uyuşmazlık konusu taşınmazın davacının murisinden taksim, bağış veya satış yollarından biriyle intikal edip etmediği, geçmişte ne durumda bulunduğu, kim tarafından ne zamandan beri ne suretle kullanıldığı, imar ve ihyaya konu edilip edilmediği, imar ve ihyaya konu edilmiş ise ihyanın hangi tarihte başlayıp ne zaman bitirildiği etraflıca sorulup maddi olaylara dayalı olarak açıklattırılmalıdır.

Eser Sözleşmesinde Yer Alan İşyerinin Korunması, Sigortalanması, İşçiler ve Üçüncü Kişilere Verilecek Zararlardan Yüklenicinin Sorumlu Olacağına İlişkin Hüküm Aynı Zamanda İş Sahibi Yönünden Bir Sorumsuzluk Sözleşmesidir

Davacı iş sahibi, davalı yükleniciden rücuen alacak talebinde bulunmuştur. Taraflar arasındaki ilişki, bölge parkı inşaatı yapımı ile ilgili eser sözleşmesi ilişkisidir. Eser sözleşmesinde yer alan işyerinin korunması, sigortalanması, işçiler ve üçüncü kişilere verilecek zararlardan yüklenicinin sorumlu olacağına ilişkin hüküm aynı zamanda iş sahibi yönünden bir sorumsuzluk sözleşmesidir. Taraflar arasında eser sözleşmesi ilişkisi bulunduğu ve sözleşmede iş sahibinin sorumsuzluğu ile yüklenicinin sorumluluğuna ilişkin düzenleme bulunduğundan taraflar arasındaki uyuşmazlık, sözleşme hükümlerine göre çözülmelidir. Taraflar arasındaki rücu ilişkisine esas olmak üzere, kusur oranı konusunda gerekçeli ve denetime elverişli rapor alınıp değerlendirilerek sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ve hatalı değerlendirmeye dayalı olarak yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır. 

Bölge Adliye Mahkemelerinin Göreve Başlamasından Sonra Verilen Kararlar Hakkında HMK’nun Kanun Yollarına İlişkin Hükümleri Uygulanır; HMK’da Karar Düzeltme Kanun Yolu Yoktur

Dava, satış vaadi sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil; mümkün olmazsa tazminat talebine ilişkindir. Bölge adliye mahkemeleri göreve başlayıncaya kadar 1086 SK’nun temyize ilişkin hükümleri uygulanmıştır. BAM’ların göreve başlamasından sonra verilen kararlar hakkında ise HMK’nun kanun yollarına ilişkin hükümleri uygulanır. 20 Temmuz 2016 tarihinde BAM’lar göreve başladığından bu tarihten sonra verilen kararların kanun yolları hakkında HMK’nun hükümleri uygulanacaktır. HMK’da temyiz ve istinaf kanun yolu düzenlenmiş olup karar düzeltme kanun yolu yoktur. Açıklanan nedenlerle, karar düzeltme talebinin reddine karar verilmelidir.

Kredili Hayat Sigortası Hem Bankanın Hem de Kredi Kullanan Kişinin Menfaatini Koruduğundan Yenilenmemesinden Doğan Sorumluluk da Karşılıklıdır

Dava, menfi tespit talebine ilişkindir. Uyuşmazlık, kredili hayat sigortasının bitiminde bankanın sigortayı yenileme ve sigortalıya bildirimde bulunma yükümlülüğü bulunup bulunmadığı, bulunuyorsa kusur oranının tespiti noktasında toplanmaktadır. Taraflar arasındaki kredi sözleşmesinde; kredili müşterinin sigortayı yenilemek zorunda olduğu, bankanın dilerse yeniletme hakkı olduğu, ancak dilemezse de bankaya sorumluluk yüklenemeyeceği hükmü bulunmaktadır. Kredi sözleşmesi nedeniyle hayat sigortası yapılmasındaki amaç, banka yönünden kredi borcunun teminat altına alınması olduğu kadar, belli bir prim borcu getirmekle birlikte, sigortalının da bunda menfaatinin olduğu kuşkusuzdur. Kredili hayat sigortası hem bankanın hem de kredi kullanan kişinin menfaatini koruduğundan yenilenmemesinden doğan sorumluluk da karşılıklıdır. Tarafların sigortanın yenilenmesi kapsamında müterafik kusurlu oldukları kabul edilerek, sonucuna göre bir hüküm kurulması gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır. 

Aynı Ticari İşletme İle İlgili Ticareti Terk Suçu Bir Kez İşlenebilir; Mağdur Sayısının Fazlalığı Temel Cezanın Tayininde Dikkate Alınır, Fikri İçtima Hükümleri Uygulanmaz

Ticareti terk suçu aynı ticari işletme için bir kez işlenebilen bir suçtur. Zira aynı ticari işletmeyi kanunda belirtilen yükümlülüklere riayet etmeksizin birden fazla terk etmek mümkün değildir. Mağdur sayısının fazlalığı temel cezanın tayininde dikkate alınmalıdır. Zincirleme suçta, suçların çokluğu söz konusudur. Bu nevi suçlarda fikri içtima hükümleri uygulanmaz. Zira suçun konusu tektir ve tek olan konu aynı ticari işletmedir. Aynı ticari işletmeyle ilgili eylemlerin tek suç oluşturacağı dikkate alınarak tek cezaya hükmedilmesi gerekirken, fikri içtima kuralları uyarınca verilen ceza artırılmak suretiyle fazla ceza tayin edilmesi hatalıdır.

Limited Şirket Aleyhine Açılan Hisse Devrinin Tespiti Talepli Dava TTK’nun 33. Maddesi Kapsamında Ticaret Mahkemesine Bildirim Olarak Kabul Edilmeli ve Buna Göre İnceleme Yapılarak Karar Verilmelidir

Davacı; davalı şirketin dava dışı ortağına ait hisselerin devrinin tescili için TTK’nun 33. maddesi uyarınca tescile davet edilmesine rağmen, tescil işlemlerini yapmayacağını süresi içinde kendilerine bildirdiğini beyan ederek davalı şirketin dava dışı ortağına ait hisselerin devredildiğini tespiti talebiyle mahkemeye başvurmuştur. Dava, limited şirket aleyhine açılan hisse devrinin tespiti talebine ilişkindir. Dava dilekçesi, TTK’nun 33. maddesi kapsamında asliye ticaret mahkemesine bildirim olarak kabul edilmelidir. Davalı tarafın tescilden kaçınmakta haklı olmadığı tespit edilirse, mahkemece tescili emreden nitelikte karar verilmesi gerekirken, hatalı değerlendirmeye dayalı olarak yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 

1-Hüküm Temyiz Edildikten Sonra Feragat Halinde Mahkeme Kendiliğinden Bir Karar Veremez 2-Sigortalılığın ve Sigortalı Hizmetlerin Tespitine İlişkin Davadan Feragat Edilemez; Ancak Dava Hakkı Saklı Tutularak Davalının Açık Rızası ile Dava Geri Alınabilir veya Takipsiz Bırakılabilir

Dava, davacının davalıya ait işyerinde çalıştığının ve sigorta başlangıç tarihinin dava dilekçesinde belirtilen tarih olduğunun tespiti istemine ilişkindir. Hüküm temyiz edildikten sonra feragat halinde mahkeme kendiliğinden bir karar veremez. Yargıtay’ın bu konuda (feragat konusunda) mahkemece bir karar verilmek üzere hükmün bozulmasına dair verilecek kararından sonra ancak dosya ele alınabilir. Sosyal güvenlik hakkından feragat olanaksız olduğu gibi sigortalılığın ve sigortalı hizmetlerin tespitine ilişkin davadan da feragat edilemez. Ancak, ileride yeniden dava açabilme hakkı saklı tutularak, davalının açık rızası ile dava geri alınabilir veya dava takip edilmeyip yenileninceye kadar dosyanın işlemden kaldırılması ve giderek davanın açılmamış sayılması sonucu elde edilebilir. Dava konusu davada, davadan feragat edilemeyeceği davacıya bildirilmeli, feragat beyanının HMK’nun 123 veya 150. maddelerinde düzenlenen haklardan birinin kullanımı niteliğinde olup olmadığı kendilerine sorulmak suretiyle belirlenmelidir. Beyanın, anılan maddeler kapsamında kullanıldığı saptandığı takdirde, duruma göre 123 veya 150. maddelerde öngörülen prosedür işletilmeli, aksi durumda ise elde edilecek sonuca göre dava konusu istem hakkında karar verilmelidir.  

1-İşçinin İşverenin Diğer Bir Çalışanına Sataşması İşveren İçin Haklı Fesih Nedenidir 2-Kısmi Eda, Külli Tespit Talepli Davalarda Dava Dilekçesi ile İstenen Miktarlara Dava Tarihinden, Islah veya Talep Artırımı Dilekçesi ile İstenen Miktarlara ise Bu Dilekçe Tarihinden İtibaren Faize Karar Verilebilir

Davacı, davalı işverence işyerinde mesai arkadaşlarından biriyle yaşadığı küçük bir sürtüşmenin bahane edilerek haksız ve kötü niyetli olarak iş akdine son verildiğini iddia ederek kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ve yıllık izin ücreti alacaklarının tahsilini talep etmiştir. İşçinin, işverenin diğer bir çalışanına sataşması işveren için haklı fesih nedenidir. Somut olay bakımından davalı işveren fesihte haklıdır. Açıklanan nedenlerle, kıdem ve ihbar tazminatlarının reddine karar verilmelidir. Kısmi eda, külli tespit talepli davalarda dava dilekçesi ile istenen miktarlara dava tarihinden, ıslah veya talep artırımı dilekçesi ile istenen miktarlara ise bu dilekçe tarihinden itibaren faize karar verilebilir. Açıklanan hususlar dikkate alınmadan, yıllık izin ücreti alacağının tamamına dava tarihinden itibaren faiz yürütülmesi usul ve yasaya aykırıdır. 

Katkı Payı Alacağı – 743 SK’ya Tabi Mal Rejiminden Kaynaklanan Davalar On Yıllık Zamanaşımına Tabidir; Evlilik Devam Ettiği Sürece Zamanaşımı İşlemez, İşlemeye Başlamışsa Durur

İddianın ileri sürülüş şekline göre dava, katkı payı alacağı isteğine ilişkindir. Dava konusu taşınmazın 743 SK’ya tabi evlilik döneminde edinildiği dosya kapsamı ile sabittir. 743 SK’da mal rejiminin tasfiyesi davaları için herhangi bir zamanaşımı süresi bulunmamaktadır. Bu gibi durumlarda, TMK’nun 5. maddesi yollaması nedeniyle Borçlar Kanunu hükümleri uygulanmalıdır. TBK’nun 146. maddesinde yer alan 10 yıllık zamanaşımı süresi, mal rejiminin tasfiyesi davalarında da uygulanmalıdır. TBK’nun 153. maddesi uyarınca; evlilik devam ettiği sürece, eşlerin diğerinden olan alacakları için zamanaşımı işlemeye başlamaz; işlemeye başlamışsa da durur. Dosya kapsamından, ilk boşanma davasının kesinleşme tarihinde işlemeye başlayan zamanaşımının ikinci evlilik tarihinde durduğu anlaşılmaktadır. İkinci boşanma davasının kesinleşme tarihinde kaldığı yerden itibaren yeniden işlemeye başlayan 10 yıllık zamanaşımı süresi davanın açıldığı tarihte henüz dolmamıştır. Bu durumda, iddia ve savunma kapsamında deliller toplanarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm verilmesi doğru olmamıştır.

Basılmış Eserler Yoluyla İşlenen Fiillerden Doğan Maddi ve Manevi Zararlardan Dolayı Yazı İşleri Müdürünün Hukuki Sorumluluğu Yoktur; Hukuki Sorumlular 5187 SK’nun 13. Maddesinde Yazılı Kişilerdir

Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırı hukuksal nedenine dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir. Basın Kanunu’nun hukuki sorumluluğu düzenleyen 13. maddesi uyarınca; basılmış eserler yoluyla işlenen fiillerden doğan maddi ve manevi zararlardan dolayı süreli yayınlarda, eser sahibi ile yayın sahibi ve varsa temsilcisi, süresiz yayınlarda ise eser sahibi ile yayımcı, yayımcının belli olmaması halinde ise basımcı müştereken ve müteselsilen sorumludur. Yazı işleri müdürünün hukuki sorumluluğu yoktur. Dava konusu haberin yayınlandığı gazetenin künyesinden, davalılardan birinin gazetenin yazı işleri müdürü olduğu anlaşılmaktadır. Yazı işleri müdürünün hukuki sorumluluğu bulunmadığından, bu davalı yönünden davanın husumetten reddine karar verilmesi gerekirken, hatalı değerlendirme sonucu onun yönünden de davanın kısmen kabulüne karar verilmesi hatalıdır. 

Bilirkişi Raporları Arasındaki Çelişki Nedeniyle Hükmün Bozulması ve Bozmaya Uyulması ile Mahkeme Yönünden Bozma Doğrultusunda İşlem Yapma Zorunluluğu Doğduğu Gibi Bilirkişi Heyetince de Bozma Kararında Belirtilen Hususlara Uygun Rapor Hazırlama Zorunluluğu Doğar

Davacı, iki adet akaryakıt istasyonu bulunduğunu ve davalı şirketten elektrik satın aldığını, davalı kurumun ayda bir rutin kontrol ve ölçümleme yaptığını, dava konusu tutanağın ve ilave faturanın doğru olmadığını iddia ederek davalı tarafa borçlarının olmadığının tespitine karar verilmesini talep etmiştir. Bozma ilamında açıkça; EPMHY’nin 08.09.2010 tarihli değişiklik öncesi hükümlerinin olaya uygulanması ve bilirkişi raporları arasındaki çelişkileri giderir şekilde yeni bir heyetten rapor aldırılması gerektiği belirtilmiştir. Mahkemece bozmaya uyulması halinde, mahkeme bakımından bozmaya uygun işlem yapma zorunluluğu doğduğu gibi bilirkişi heyeti bakımından da bozma kararında belirtilen hususlara uygun rapor hazırlama zorunluluğu doğar. Mahkemece, yeni bilirkişi heyetinden bozma ilamına uygun şekilde bilirkişi raporları arasındaki çelişkiyi giderir nitelikte denetime elverişli rapor alınarak sonucuna göre karar verilmelidir.

Anlaşmalı Boşanma Kararı Verilirken Tasdik Edilen Anlaşmalı Boşanma Protokolü Hükümlerinin de Kararda Belirtilmesi Gerekir

Davacı, boşanma ilamı uyarınca yapılan anlaşmanın tapuya şerh edilmesine karar verilmesini dava ve talep etmiştir. Anlaşmalı boşanma kararı verilirken tasdik edilen anlaşmalı boşanma protokolü hükümlerinin de kararda belirtilmesi gerekir. Anlaşmalı boşanma kararının hüküm fıkrasında, dava konusu bağımsız bölümde ölünceye kadar bila bedel karşılığı davacı erkeğin oturması, davacı erkeğin ölümünden sonra da müşterek çocuğa bila bedel devredilmesi konusunda anlaştıkları hususunda bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu durumda, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

İnançlı Temlik – İnanç Sözleşmesine Dayalı Olarak Taşınmazı Temlik Edenin Tapu İptali ve Tescil İsteyebilmesi İçin Öncelikle Kendi Edimini Yerine Getirmiş, Borcunu Ödemiş Olması Gerekir

Davacı, inanç sözleşmesine dayalı olarak tapu iptali ve tescil talebinde bulunmuştur. İnanç sözleşmesi; inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Davacının maliki bulunduğu dava konusu taşınmazını davalıya satış suretiyle devrettiği, anılan temlikin davalıya olan borçlar karşılığında teminat amacıyla gerçekleştirildiği, bu hususta taraflar arasında protokol düzenlendiği dosya kapsamı ile sabittir. İnanç sözleşmesine dayalı olarak taşınmazı temlik edenin tapu iptali ve tescil isteyebilmesi için öncelikle kendi edimini yerine getirmiş olması gerekir. Açıklanan nedenlerle, taraflar arasındaki borç miktarı ve borcun ödenip ödenmediği belirlenmeli, ödenmediğinin saptanması halinde davacıya borç miktarını mahkeme veznesine depo etmesi için süre verilmeli ve sonucuna göre karar verilmelidir. 

Toplu İş Sözleşmesinden Kaynaklanan Fark İşçilik Alacakları İçin Belirsiz Alacak Davası Açılabilir

Uyuşmazlık; dava konusu fark ücret, fark ikramiye, fark ilave tediye ve gece zammı alacaklarının belirsiz alacak olup olmadığı, belirsiz alacak davası açmakta hukuki yararın bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. Bu tür bir dava açılabilmesi için, dava açılacak miktar ya da değerin tam ve kesin olarak gerçekten belirlenmesi mümkün olmamalı ya da bu objektif olarak imkansız olmalıdır. Fark ücret, ikramiye, sosyal hak ve alacaklar ile gece zammı alacaklarının belirlenebilmesi muhasebe işlemini gerektirmektedir. Bunun için de işyerinde kayıt tutma dolayısı ile belgeleme yükümlüsü olan işverenin sunacağı bordrolara ve kayıtlara ihtiyaç duyulmaktadır. Toplu iş sözleşmesi artışlarından kaynaklanan alacaklarını belirlemesi, davacı işçinin eğitim ve sosyal durumu dikkate alındığında kendisinden beklenemeyeceği gibi söz konusu alacakların belirlenebilmesi için işverende bulunan bilgi ve belgelerin verilmesi ve tahkikata ihtiyaç duyulduğundan, belirsiz alacak davası açma koşullarının bulunduğunun kabulü gerekir. Açıklanan nedenlerle, yerel mahkemece davanın kısmen kabulüne ve bozma kararı üzerine de direnme kararı verilmesi yerindedir.

Sözleşmedeki (Senetteki) İmza Metin Yazılmadan, Tamamen veya Kısmen Boş Kağıda Atılmış ise Metnin Anlaşmaya Uygun Yazıldığı Karine Olarak Kabul Edilir; Aksini Beyaza İmza Atan Ancak Yazılı Belge ile İspat Edebilir

Davacı, emlak komisyonculuğu yaptığını, davalının taşınmaz satın almak üzere başvurması üzerine sözleşme yapıldığını, davalıya birden fazla daire gösterdiğini, davalının ise gösterilen bu dairelerden birini komisyon ücretini ödememek için kendisinin saf dışı bırakılmak suretiyle satın alındığını, sözleşmeye göre davalının satış bedelinin % 6’sı oranında cezai şart alacağından sorumlu olduğunu iddia ederek alacak talebinde bulunmuştur. Uyuşmazlık; davacının dayandığı sözleşmenin geçerli olup olmadığı, anlaşmaya aykırı doldurulduğunun ispatlanıp ispatlanmadığı, burada varılacak sonuca göre davacının ücrete ve cezai şarta hak kazanıp kazanmadığı noktasında toplanmaktadır. Sözleşmedeki imza, metin yazılmadan, tamamen veya kısmen boş kağıda atılmış ise metnin anlaşmaya uygun yazıldığı karine olarak kabul edilir. Aksini beyaza imza atan, ancak yazılı belge ile ispat edebilir. Dosya kapsamından, davacı tellal ile yapılan sözleşmeye rağmen, tellalın saf dışı bırakılması suretiyle taşınmaz maliki ile irtibata geçilerek taşınmazın satın alındığı anlaşılmaktadır. Bu durumda, davaya konu sözleşmenin geçerli olduğunun, anlaşmaya aykırı doldurulduğunu davalının ispatlayamadığının ve davacının sözleşme gereği alacağa hak kazandığının kabulü gerekir.  

Maske Takmama Nedeniyle İdari Para Cezası Kararı Vali Tarafından Verilebilir; İdari Kolluk Yetkilileri Sadece Olay (Kabahat) Tutanağı Düzenleyebilir, Para Cezası Kesemez

Dava, maske takmama nedeniyle kolluk görevlilerince kesilen idari para cezasının kaldırılması talebine ilişkindir. İl umumi hıfzıssıhha meclisi tarafından genel sağlığı tehdit eden sakıncaların giderilmesi maksadıyla alınmış olan “maske takma yükümlülüğü/tedbirinin” valiliklerce il genelinde icra edilmesi maksadıyla usulüne uygun şekilde duyurulması halinde; “maske takma tedbiri/yükümlülüğüne” aykırı davrananlar hakkında Kabahatler Kanunu’nun 32. maddesi kapsamında “emre aykırı davranış” nedeniyle idari yaptırım uygulanması hukuken mümkündür. Maske takmama nedeniyle idari para cezası vali tarafından verilebilir. İdari kolluk yetkilileri sadece olay (kabahat) tutanağı düzenleyebilir, para cezası kesemez. Uyuşmazlığın çözümünde, “maske takma tedbiri/yükümlülüğü”ne dair kararın valilik tarafından usulüne uygun şekilde ilan edilmiş olup olmadığı araştırılmalıdır. Maske takma yükümlülüğüne ilişkin karar valilik tarafından usulüne uygun şekilde ilan edilmiş olması halinde ise, idari para cezası kararının vali tarafından tesis edilmesi gerekirken, sadece kabahat (olay) tutanağını tutmakla görevli olan idari kolluk yetkilileri tarafından tesis edilmiş olması nedeniyle ortadan kaldırılmasına ve bu hususta süresi içinde yetkili valilik tarafından idari yaptırım işlemi uygulanması amacıyla kararın ve tutanağın ilgili idareye gönderilmesine karar verilmelidir. 

Cinsel İstismar Suçlarında Eylemin TCK’nın 102/5. Maddesi Kapsamına Girip Girmediğinin Tespiti Yönünden Beden ve Ruh Sağlığı Raporu İçin Yetişkinlerde Olaydan İtibaren Bir Yıl Geçmesi Gerekir

Sanık, cinsel istismar suçundan yargılanmıştır. Adli Tıp Kurumunun istikrar kazanmış uygulamalarına göre, cinsel istismar suçlarında eylemin TCK’nun 102/5. maddesi kapsamına girip girmediğinin tespiti yönünden beden veya ruh sağlığının bozulup bozulmadığına ilişkin kesin rapor düzenlenebilmesi için yetişkinlerde olay tarihinden itibaren en az bir yıllık sürenin geçmesi koşulu aranmaktadır. Bu durumda, olay tarihinden bir yıl geçmeden alınan Adli Tıp Kurumu raporuna dayanarak sanık hakkında 102/5. maddenin uygulanması hatalıdır.   

Zincirleme Suçlarda Suç Tarihi Son Suçun İşlendiği Tarihtir; İddianameden Önceki Eylemler Teselsülün İçinde Değerlendirilmeli, Sonraki Eylemlerde ise Gerçek İçtima Kuralları ve Kendi İçinde Teselsül Dikkate Alınmalıdır

TCK’nun 241. maddesinde düzenlenen tefecilik suçu, kazanç elde etmek amacıyla borç para verilmesiyle oluşur. Bunu meslek haline getirme, suçun unsurları içerisinde yer almamaktadır. Tefecilik suçu, topluma karşı suçlar bölümünde düzenlenmektedir. Bu suçun mağduru, toplumu oluşturan bireylerin tamamı, diğer bir ifadeyle kamudur. Eylemin belirli bir kişinin zararına olarak işlenmesi halinde bu kişi mağdur değil, suçtan zarar görendir. Değişik zamanlarda ve/veya farklı kişilere karşı işlenen tefecilik suçlarına zincirleme suç hükümleri uygulanmalıdır. Zincirleme suçlarda son suçun işlendiği gün, suç tarihidir. Hukuki kesinti oluşturan iddianame tarihinden evvel sanık hakkında dava konusu olsun ya da olmasın tüm eylemlerin teselsülün içerisinde değerlendirilmesi gerekir. İddianame tarihinden sonraki eylemlerin ise gerçek içtima hükümleri ve varsa kendi içinde teselsül hükümleri değerlendirilmek suretiyle karara bağlanması gerekir.  

Onsekiz Yaşından Önce İşlenen Suçlar Tekerrüre Esas Alınamaz

Tekerrüre esas alınan ilam incelendiğinde, sanığın suç tarihinde onsekiz yaşından küçük olduğu anlaşılmaktadır. TCK’nun 58. maddesi uyarınca; onsekiz yaşından önce işlenen suçlar tekerrüre esas alınamaz. Yasal düzenleme dikkate alınmaksızın, sanık hakkında tekerrür hükümlerinin uygulanmasına karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 

Cebri İrtikap Suçunun Oluşması İçin Mağdurun İradesinin Baskı Altında Tutulması, Manevi Cebirin Ciddi Olması ve Belli Bir Şiddete Ulaşması, Mağdurun Baskıdan Kolaylıkla Kurtulma Olanağının Olmaması Gerekir

Cebri irtikap suçu; kamu görevlisinin sıfat ve görevini kötüye kullanarak kişiyi tazyik etmesi ile başlayıp, bu sıkıştırma karşısında ferdin de memurun haksız işlemlerini önleme zorunluluğu duyarak ona menfaat temin ve vaat etmesi ile oluşur. Cebri irtikap suçunun oluşması için mağdurun iradesinin baskı altında tutulması, manevi cebirin ciddi olması ve belli bir şiddete ulaşması, mağdurun baskıdan kolaylıkla kurtulma olanağının olmaması gerekir. Yasanın öngördüğü anlamda icbar veya ikna boyutuna varan bir davranışın bulunmadığı, bu itibarla irtikap suçunun yasal unsurlarının oluşmadığı dosya kapsamı ile sabittir. Sanığın, görevinin gereklerine uygun davranmak için mağdurdan menfaat teminine yönelik eylemlerinin, görevinin gereklerine uygun davranmak için çıkar sağlama suçunu oluşturup oluşturmadığı da tartışılarak sonucuna göre hüküm kurulması gerekirken, hatalı değerlendirme sonucu icbar suretiyle irtikap suçundan mahkumiyet kararı verilmesi hatalıdır.  

Hakaret, Tehdit, Kasten Yaralama – İlk Haksız Hareketin Kimden Geldiği Tespit Edilemediği Durumlarda Haksız Tahrik Hükümlerinin Asgari Oranda (1/4) Uygulanıp Uygulanmayacağı Tartışılarak Sonucuna Göre Uygulama Yapılmalıdır

Sanık; hakaret, tehdit ve kasten yaralama suçundan yargılanmıştır. İlk haksız hareketin kimden kaynaklandığı kesin olarak tespit edilememiştir. Bu durumda, Ceza Genel Kurulunun T: 22.10.2002 ve E: 2002/4-238, K: 367 sayılı kararı uyarınca ve bu kararla uyumlu ceza dairelerinin yerleşmiş ve süreklilik gösteren kararlarında kabul edildiği üzere, ilk haksız hareketin kimden kaynaklandığı şüpheye yer bırakmayacak şekilde belirlenemediğinde, şüpheli kalan bu halin sanık lehine 5237 SK’nun 29. maddesinde düzenlenen haksız tahrik hükümlerinin asgari oranda (1/4) uygulanıp uygulanmayacağı tartışılarak sonucuna göre uygulama yapılmalıdır. Açıklanan nedenlerle, haksız tahrik hükümlerinin asgari oranda uygulanıp uygulanmayacağının tartışılmaması hatalıdır. 

İnfaz Kurumuna veya Tutukevine Yasak Eşya Sokma veya Bulundurma – Bulundurma Suçunun Oluşması İçin Kişinin Yasak Eşyayı Üzerinde veya Hâkimiyet Alanında Tutma Fiilinin Makul Bir Süre Devam Etmesi Gerekir – Elde Edilemeyen Eşya Nedeniyle Oluşan Şüphe Sanık Lehine Yorumlanmalıdır

İnfaz kurumuna veya tutukevine yasak eşya sokmak suçundan yapılan yargılama sonunda; sanığın hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. İnfaz kurumuna veya tutukevine yasak eşya sokmak suçunun oluşabilmesi için iki seçimlik hareket öngörülmüştür. Bunlardan birincisi; infaz kurumuna veya tutukevine silah, uyuşturucu veya uyarıcı madde veya elektronik haberleşme aracı sokma; ikincisi ise, infaz kurumunda veya tutukevinde silah, uyuşturucu veya uyarıcı madde veya elektronik haberleşme aracı bulundurmadır. Suçun oluşabilmesi için bu iki seçimlik hareketten birisinin gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Bulundurma suçunun oluşması için yasak eşyanın kişinin üzerinde veya hâkimiyet alanında tutulması gerekmektedir. Ancak bulundurmadan söz edilebilmesi için kişinin yasak eşyayı üzerinde veya hâkimiyet alanında tutma fiilinin makul bir süre devam etmesi gerekmektedir. Yapılan kapsamlı arama işlemlerine rağmen suç konusu cep telefonunun bulunamadığı, ayrıca sanık tarafından cep telefonu ile görüşme yapıldığının da tespit edilemediği dosya kapsamı ile sabittir. Bu durumda, sanığın cezaevinde cep telefonu bulundurduğu hususunda şüphe oluştuğu kabul edilmelidir. Elde edilemeyen eşya nedeniyle oluşan şüphe sanık lehine yorumlanmalıdır. Atılı suçu işlediğine dair mahkumiyeti gerektirir her türlü şüpheden uzak, kesin ve yeterli delil bulunmayan sanığın beraatine karar verilmesi gerekirken, yetersiz gerekçe ile mahkumiyete karar verilmesi hatalıdır.   

Son Söz Sanığındır – Bozmadan Sonraki Yargılamada da Son Sözün Sanığa Verilmesi Uyulması Zorunlu Bir Usul Kuralıdır

Uyuşmazlık, sanık hakkında TCK’nın 102/3-b maddesinin uygulanıp uygulanamayacağının belirlenmesine ilişkin ise de Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 27. maddesi uyarınca öncelikle, sanığın hazır bulunduğu oturumda hükümden önceki son sözün sanığa değil de sanık müdafisine verilmiş olmasının, savunma hakkının kısıtlanması niteliğinde olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir. Ceza muhakemesinde sanığın en önemli haklarından biri de savunma hakkıdır. Bu nedenle, hazır bulunduğu oturumda son söz sanığa verilmelidir. Son söz sanığa verilmeden hüküm kurulması, savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğurur. Yargıtay CGK’nun istikrar kazanmış kararlarında açıkça belirtildiği üzere, savunma hakkı ile yakından ilgili olan son sözün sanığa ait bulunduğuna ilişkin usul kuralı emredici nitelikte olup bu kurala uyulmaması kanuna mutlak aykırılık oluşturur. Bozmadan sonraki yargılamada da son sözün sanığa verilmesi uyulması zorunlu usul kuralıdır.   

Sıra Cetveline İtiraz – İtiraz Edilen Alacağın İpotek Kapsamında Olmadığı İddiası Yalnız Sıraya Yönelik Bir İtirazdır; İtiraz Yalnız Sıraya Yönelik ise Görevli Mahkeme İcra Mahkemesidir

Dava, sıra cetvelinin iptali talebine ilişkindir. Sıra cetveline itiraz davaları, kural olarak genel mahkemelerde görülür. Ancak, itiraz yalnız sıraya yönelik ise görevli mahkeme icra mahkemesidir. Davalı alacağının ipotek kapsamında olup olmadığı hususu yalnız sıraya yönelik bir itirazdır. Bu itirazın şikayet yoluyla çözümünde görevli mahkeme, icra mahkemesidir. Açıklanan nedenlerle, uyuşmazlığın çözümünde icra mahkemesi görevli olduğundan, mahkemenin görevsizliği sebebiyle davanın dava şartı yokluğundan usulden reddine karar verilmelidir.   

Hizmet Alım Sözleşmeleri Kapsamında İşçiye Yapılan Ödemeler Nedeniyle Birden Çok Yüklenici Aleyhine Açılan Rücu Davalarında Her Bir Yüklenici Hakkında Ayrı Tahsil Hükmü Kurulmalıdır

Davacı, davalı şirket ile aralarında hizmet alım sözleşmesi bulunduğunu, sözleşme kapsamında davalılar tarafından çalıştırılan dava dışı işçinin aleyhine açtığı işçilik alacakları ile ilgili davanın işçi lehine sonuçlandığını, bu kapsamda dava dışı işçiye ödeme yapıldığını, yapılan bu ödemelerden sözleşme hükümlerine göre davalıların sorumlu olduğunu iddia ederek ödenen bedellerin davalılardan tahsilini talep etmiştir. İşveren ile yüklenicinin İş Kanunu’na göre işçiye karşı müteselsilen sorumlu olmasına rağmen rücu ilişkisinde, taraflar arasında imzalanan sözleşmenin uygulanması sözleşme hukukunun en temel ilkelerindendir. Yükleniciler aleyhine açılan rücu davalarında, ayrı sözleşmelerle hizmet ifa eden yükleniciler mecburi dava arkadaşı olmadığı gibi borçtan müteselsilen sorumlu olacaklarına ilişkin kanun hükmü veya sözleşme bulunmamaktadır. Bu nedenle, rücu davalarında her bir yüklenici hakkında ayrı tahsil hükmü kurulmalıdır. Davanın itirazın iptali şeklinde açılmış olması durumunda ise, takibin hangi davalı açısından hangi miktarla devam edeceği ayrı ayrı belirlenmelidir.  

Hizmet Birleştirmesi Yapmaksızın 5510 SK’nun 4/1-a Maddesi Kapsamında Yaşlılık Aylığına Hak Kazanan Kişinin 4/1-b (Bağ-Kur) Kapsamında Ödediği Primlerin Faiziyle Birlikte İadesi Gerekir

Davacı; dava dilekçesinde belirttiği tarihten itibaren 5510 SK’nun 4/1-a maddesi kapsamında hizmet birleştirmesi yapılmaksızın yaşlılık aylığına hak kazandığının, yaşlılık aylıklarının ödenmesi gereken tarihten itibaren faizleriyle ödenmesi gerektiğinin tespitine ve 4/1-b statüsünde ödenen primlerin ödeme tarihlerini takip eden aybaşlarından itibaren yasal faiziyle iadesine karar verilmesini talep etmiştir. Davacının 5510 SK’nun 4/1-a maddesi kapsamındaki çalışmaları nedeniyle yaşlılık aylığı almaya hak kazandığı dosya kapsamı ile sabittir. Bu durumda 4/1-b (Bağ-Kur) kapsamında ödenmiş olan primlerin faiziyle birlikte sigortalıya iadesi gerekir. Dosya kapsamından, Bağ-Kur primlerinin iadesine yönelik hüküm kurulmadığı anlaşılmaktadır. Açıklanan nedenlerle, davacının istinaf başvurusunun kabulü ile yeniden hüküm kurulması gerekirken, istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 

Kat Mülkiyetine Tabi Taşınmazda Onaylı Mimari Projede Tadilat Yapan Projenin Geçerliliği İçin Salt Belediyenin Onayı Yeterli Değildir; Tüm Kat Maliklerinin Onayı da Zorunludur

Dava, kat mülkiyetine tabi taşınmazda projeye aykırılıkların eski hale getirilmesi istemine ilişkindir. Tüm kat malikleri, anataşınmazın mimari durumunu projesine uygun olarak titizlikle korumak zorundadır. Onaylı mimari projede tadilat yapan projenin geçerli olabilmesi için salt belediyece onaylanması yeterli değildir. Onaylı mimari projeye aykırı her türlü inşaat ve tadilatın mutlaka bu tadilata ait projenin onaylandığı tarihteki tüm kat maliklerinin onayının alınması zorunludur. Onaylı projelerin uzman bilirkişiye yerinde uygulattırılmak suretiyle onaylı mimari projeye aykırılık bulunup bulunmadığı ve varsa bu projede tadilat yapan projenin tüm kat maliklerinin onayını taşıyıp taşımadığı araştırılarak oluşacak sonuca göre bir karar verilmelidir.

Menfi Tespit – Keşideci Davacı Keşide Tarihinde Tahrifat Saptanan Çeki Takibe Koyan, Aralarında Doğrudan Hukuki İlişki Bulunmayan Son Ciranta Bankaya Karşı Sebepsiz Zenginleşmediğini Yazılı Delille Kanıtlaması Gerekir

Davacı, davalı tarafından çeke dayalı olarak kambiyo senedine özgü takip başlatıldığını, ancak takibe dayanak çekin keşide tarihinde tahrifat yapıldığını ve tahrifat altına atılan parafın kendisine ait olmadığını iddia ederek takip konusu çek nedeniyle borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini talep etmiştir. 6102 Sayılı Kanunun 732. maddesi uyarınca; keşideci davacı, keşide tarihinde tahrifat saptanan çeki takibe koyan, aralarında doğrudan hukuki ilişki bulunmayan son ciranta bankaya karşı sebepsiz zenginleşmediğini yazılı delillerle ispat etmek zorundadır. Davacı tarafından iddia olunan hususun tanık deliliyle kanıtlanması mümkün değildir. Açıklanan hususlar dikkate alınmaksızın, yerel mahkemece dinlenen tanık beyanları esas alınmak suretiyle davanın kabulüne karar verilmesi hatalıdır.

Trafik Kazası Nedeniyle Maddi ve Manevi Tazminat – Poliçede Manevi Tazminat Teminatı Varsa Davalı Sigortacı da Teminat Kapsamı ile Manevi Tazminattan Sorumlu Tutulmalıdır

Dava, trafik kazası nedeniyle destekten yoksun kalma ve manevi tazminatın davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili istemine ilişkindir. Poliçede manevi tazminat teminatı varsa davalı sigortacı da teminat kapsamı ile manevi tazminattan sorumlu tutulmalıdır. Davalı sigorta şirketi, kazaya karışan aracın hem ZMSS hem de Birleşik Kasko (İMSS) sigortacısı olup, sigorta poliçesinde manevi tazminat teminatına da yer verilmiştir. Açıklanan hususlar dikkate alınmaksızın, manevi tazminattan davalı sigorta şirketinin poliçe kapsamı nedeniyle sorumluluğunun bulunmadığı gerekçesiyle manevi tazminatın diğer davalı yönünden kabulüne karar verilmesi hatalıdır.  

Sigortacının Yangın Nedeniyle Ödediği Bedelin Sigortalının Kiracı Olarak Bulunduğu Yerin Maliki Olup Zarara Neden Olan Kişiden Rücuen Tazmini İstenen Dava Kira İlişkisine Dayandığından Görevli Mahkeme Sulh Hukuk Mahkemesidir

Davacı sigorta şirketi, konut sigortası poliçesi kapsamındaki konutta meydana gelen yangın sebebi ile dava dışı sigortalısına ödediği tazminat bedelinin davalıdan rücuen tahsili talebinde bulunmuştur. Sigortacı, yangın nedeniyle ödediği bedeli sigortalının kiracı olarak bulunduğu yerin malikinden talep etmektedir. Kiralanan taşınmazların İİK’na göre ilamsız icra yoluyla tahliyesine ilişkin hükümler ayrık olmak üzere, kira ilişkisinden doğan alacak davaları da dahil olmak üzere kira sözleşmesinden kaynaklanan tüm uyuşmazlıkların çözümünde sulh hukuk mahkemeleri görevlidir. Davalıdan talep edilen rücuen tazminat, davalı malik ile davacının sigortalısı arasındaki kira ilişkisine dayanmaktadır. Rücuen tazminat davası kira ilişkisine dayandığından uyuşmazlığın çözümünde görevli mahkeme sulh hukuk mahkemesidir. Açıklanan nedenlerle, dava dilekçesinin görevsizlik nedeniyle usulden reddine karar verilmesi gerekirken, işin esasına girilerek yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 

Mirasın Hükmen Reddi Def’i Olarak İleri Sürülebilir - Terekenin Borca Batıklığı Yönünden Terekenin Pasifinin Aktifinden Fazla Olduğu ve Ayrıca Mirasçıların Terekeye Sahiplenme Anlamına Gelecek Bir İşlem Yapmamış Olduklarının Tespiti Gerekir

Davacı, trafik kazasından kaynaklı rücuen tazminat alacağının tahsili isteminde bulunmuştur. Davalı, murisin borca batık olması nedeniyle mirasın hükmen reddi hükümlerinin uygulanması gerektiğini, bu nedenle davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur. Ölümü tarihinde miras bırakanın ödemeden aczi açıkça belli veya resmen tespit edilmiş ise, miras reddedilmiş sayılır. Mirasın hükmen reddi, bir süreye tabi değildir; mirasçılara karşı açılacak davalarda defi olarak da her zaman ileri sürülebilir. Terekenin borca batık olduğunun tespitine karar verilebilmesi için; miras bırakanın ölüm tarihi itibariyle terekenin aktif ve pasifinin belirlenerek, tereke pasifinin aktifinden fazla olduğu ve ayrıca mirasçıların terekeye sahiplenme anlamına gelecek bir işlem yapmamış olduklarının tespiti gerekir. Mirası hükmen red şartlarının oluşup oluşmadığı konusunda terekenin aktif ve pasifi ile mirasçıların terekeyi sahiplenme anlamına gelecek hukuksal bir işlemde bulunup bulunmadıklarının araştırılarak varılacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, eksik incelemeye dayalı olarak yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır.   

Kazandırıcı Zamanaşımına Dayalı Tescil Talepli Davada, Hazine ve İlgili Kamu Tüzel Kişiliklerine Birlikte Husumet Yöneltilmesi Zorunludur

Davacı, TMK’nun 713. ve Kadastro Kanunu’nun 14. maddelerine dayalı tapusuz taşınmazın adına tescil edilmesini talep etmiştir. Kazandırıcı zamanaşımı nedeniyle açılan tescil talepli davalarda, Hazine’ye ve ilgili kamu tüzel kişiliklerine birlikte husumet yöneltilmesi zorunludur. Yasal hasım konumundaki kamu tüzel kişileri davaya dahil edilmeden yargılamaya devamla hüküm kurulması mümkün değildir. Somut olayda, Hazine hasım gösterilerek dava açılmış, ilgili belediyelerin taraf olması gerektiği gözden kaçırılmıştır. Taraf teşkili sağlanmadan davanın esası hakkında karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.  

Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesi Kapsamında “Nama İfaya İzin” İsteme Hakkı Sözleşmenin Tarafı Olan Arsa Sahibine Aittir; Apartman/Blok Yöneticisinin/Yönetim Kurulu Başkanının Aktif Husumet Ehliyeti Yoktur

Dava, davalı yüklenicilere karşı açılmış olan nama ifaya izin verilmesi istemine ilişkindir. Taraf sıfatı, bir başka deyişle husumet ehliyeti, dava konusu hak ile kişiler arasındaki ilişkiyi ifade eder. Davacı sıfatı, dava konusu hakkın sahibini, davalı sıfatı ise dava konusu hakkın yükümlüsünü belirler. Nama ifa; eseri yüklenicinin nam ve hesabına, iş sahibinin bizzat tamamlaması veya başka bir yükleniciye tamamlattırması demektir. Yüklenicinin eseri tamamlama olasılığı zayıf ve eserde tamamlanabilecek durumda ise sözleşmenin tarafı olan iş sahibi, nama ifaya izin isteyebilir. Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde “namaya ifaya izin” isteme hakkı sözleşmenin tarafı olan arsa sahibine aittir. Apartman /blok yöneticisinin/yönetim kurulu başkanının aktif husumet ehliyeti yoktur. Açıklanan nedenlerle, yönetim kurulu başkanının nama ifaya yönelik talebinin aktif husumet yokluğu nedeniyle reddine karar verilmelidir. 

Mirasın Gerçek Reddinde Yasal Mirasçılar İçin Üç Aylık Hak Düşürücü Süre Murisinin Ölümünü Öğrendikleri Tarihinde Başlar

Davacı, mirasın gerçek reddi talebinde bulunmuştur. Mirasın gerçek reddinde yasal mirasçılar için üç aylık hak düşürücü süre, daha sonra mirasçı olduklarını öğrendikleri ispat edilmedikçe murisinin ölümünü öğrenme tarihinde başlar. Dosya kapsamından, yasal mirasçı tarafından ölümden itibaren üç ay içinde talepte bulunulmadığı, ölümün dava dilekçesinde belirtilen tarihte öğrenildiğinin beyan edildiği anlaşılmaktadır. Bu durumda, davacıya murisin ölümünü daha sonra öğrenme durumu hakkında delillerini sunması için olanak verilmeli, gösterdiği deliller toplanmalı ve sonucuna göre karar verilmelidir.  

Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesinin İptali İstenen Davada Kusurun Kimde Olduğu Tespit Edilip TMK’nun 617/son Hükmü de Değerlendirilerek Sonuca Göre Karar Verilmelidir

Davacı, eşi olan davalı ile ölünceye kadar bakma sözleşmesi yaptıklarını, sözleşmenin tapuya şerh edildiğini, ancak davalının yükümlülüklerini yerine getirmediğini iddia ederek ölünceye kadar bakma sözleşmesinin iptali ile tapudaki şerhin kaldırılması talebinde bulunmuştur. Bu nevi davalarda, kusurun kimde olduğu tespit edilmelidir. Somut olayda, ölünceye kadar bakım sözleşmesinin sürdürülememesinin taraflardan hangisinin kusurlu hareketlerinden kaynaklandığı değerlendirilmemiştir. Kusurun kimde olduğu tespit edilmeli, TMK’nun 617/son hükmü de değerlendirilerek sonuca göre karar verilmelidir.   

Ticareti Usule Aykırı Terk Suçu Ticaret Şirketlerinin Müdür ve Yetkililerince de İşlenebilen Bir Suçtur

Sanık, ticareti usulüne aykırı terk etmek suçundan yargılanmıştır. Atılı suç, ticaret şirketlerinin müdür ve yetkililerince de işlenebilen bir suçtur. Ticaret şirketi yetkilisi olan sanığa isnat edilen suçun oluşabilmesi için tacirin fiili olarak ticareti terk etmesi, bu durumu 15 günlük süre içerisinde kayıtlı olduğu ticaret siciline bildirmemesi, bütün aktif ve pasifi ile alacaklılarının isim ve adreslerini içeren bir mal beyannamesi vermemesi gerekmektedir. Borçlu ticaret şirketinin ticareti terk edip etmediği yönünde zabıta araştırması sonucu, kayıtlı olduğu vergi dairesi müdürlüğünden gönderilen beyanname örnekleri sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, açıklanan hususlar dikkate alınmadan, yazılı şekilde beraat kararı verilmesi hatalıdır.

Bankalar Bir Güven Kurumu Olup Objektif Özen Yükümlülüğünün Yerine Getirilmesinde Hafif Kusurlarından da Sorumludurlar

Dava, taraflar arasındaki elektronik ticaret sözleşmesi ve üye iş yeri sözleşmesi kapsamında yapılan online bilet satış işlemlerinden dolayı gelen chargeback (ters ibraz) itirazları nedeniyle uğranılan maddi ve manevi zararın tazmini istemine ilişkindir. Davacı vekili; 3D Secure sistemin çeşitleri olan tam ve yarım 3D Secure sistemi ile ilgili olarak kurulan bu sistemin taşıdığı riskler konusunda bilgilendirilmediğini, ticari kartlara tanınan istisnadan korunabilmek için tam 3D Secure sisteme geçilmesi gerektiği bilgisinin verilmediğini, davalı bankanın bilgilendirme yükümlülüğünü ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Bir güven kurumu olarak, basiretli tacir gibi davranması gereken bankalar, objektif özen yükümlülüğünün yerine getirilmemesinden kaynaklanan hafif kusurlarından dahi sorumludurlar. Banka olmaları nedeniyle de diğer tacirlere nazaran bütün hukuki ilişkilerinde daha yüksek özen borcu altındadırlar. Taraflar arasındaki Elektronik Ticaret Sözleşmesi ile Üye İş Yeri Sözleşmesi hükümleri de dikkate alınarak davacı ve davalı tarafın üzerlerine düşen yükümlülükleri tam olarak yerine getirip getirmedikleri konusunda aralarında bankaların hukuki ve teknik işleyişini de değerlendirebilecek uzmanlığa sahip bilirkişilerin de bulunduğu bir heyetten rapor alınmalı ve sonucuna göre karar verilmelidir.  

İş Mahkemesi Kararları ile Bu Kararların İstinafında Bölge Adliye Mahkemesi Kararlarına Karşı Temyiz ve Katılma Yoluyla Temyizde Süre

Davacı, ölüm aylığının iptaline yönelik kurum işleminin iptali ve yeniden aylık bağlanması talebinde bulunmuştur. İş mahkemelerince verilen ve HUMK hükümlerine göre temyiz edilen kararlarda temyiz süresi, tebliğ tarihinden itibaren 8 gün, katılma yolu ile temyiz süresi ise temyiz dilekçesinin tebliği tarihinden itibaren 10 gündür. Bölge Adliye Mahkemelerince verilip HMK hükümlerine göre temyiz edilen kararlarda temyiz süresi, 20.07.2016-24.10.2017 tarihleri arasında 8 gün, 25.10.2017 tarihinden sonra ise 2 haftadır. Katılma yolu ile temyiz süresi ise 2 haftadır. Dosya kapsamından, hükmün davalı avukatına 20.11.2019 tarihinde usulüne uygun olarak tebliğ edildiği, temyiz başvuru dilekçesinin ise 05.12.2019 tarihinde sunulduğu anlaşılmaktadır. Davalı avukatı tarafından temyiz başvurusu 2 haftalık temyiz süresi geçtikten sonra yapıldığından temyiz dilekçesinin süre aşımı yönünden reddine karar verilmelidir.

Yüzde Usulü Ücret ve Prim Usulü Ücretle Çalışan İşçilerin Fazla Çalışma Saat Ücreti İlgili Yönetmelik Kapsamında % 150 Zamlı Miktara Göre Değil, Sadece % 50 Zam Nispetine Göre Hesaplanmalıdır

Davacı, zorla ibraname imzalatılarak iş sözleşmesinin sebepsiz olarak sona erdirildiğini iddia ederek kıdem ve ihbar tazminatı, fazla çalışma ücreti, hafta tatili ücreti ve sair işçilik alacaklarının tahsilini talep etmiştir. Uyuşmazlık; fazla çalışma ücret alacağının hesabı noktasında toplanmaktadır. Yüzde usulü ücret ve prim usulü ücretle çalışan işçilerin fazla çalışma saat ücretleri ilgili yönetmelik kapsamında % 150 zamlı miktara göre değil, % 50 zam nispetine göre hesaplanmalıdır. Davacının satış danışmanı olarak sabit ücret+bahşiş usulüne göre çalıştığı dosya kapsamı ile sabittir. Bu durumda, istikrar kazanan uygulamalara göre fazla çalışma saat ücreti % 150 zamlı miktara göre değil, sadece % 50 zam nispetine göre hesaplanmalıdır. Açıklanan hususlar dikkate alınmadan, hatalı hesaplama tarzına itibarla yazılı şekilde hüküm kurulması hatalıdır.

Tapu İptali ve Tescil – Mirasçılar Arasında Miras Payının Devrine İlişkin Yapılan Sözleşmeler Yazılı Olmak Kaydıyla (Adi Yazılı Şekil de Dahil) Geçerlidir

Davacı, TMK’nun 677. maddesi uyarınca, mirasçılar arasında miras payının devri sözleşmesine dayalı olarak tapu iptali ve tescil talebinde bulunmuştur. Anılan madde uyarınca, terekenin tamamı veya bir kısmı üzerinde miras payının devri konusunda mirasçılar arasında yapılan sözleşmelerin geçerliliği yazılı şekle tabidir. Adi yazılı şekil dahi geçerlidir. Dava konusu taşınmaz, tarafların murisi adına tapuya kayıtlıdır. Tapu malikinin mirasçıları olan taraflar yönünden taşınmazdaki elbirliği mülkiyetinin devam etmesi nedeniyle mirasçıların davasının kabulü gerekirken, hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde davanın tümden reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.  

El Atmanın Önlenmesi – Dava Devam Ederken Dava Konusunu Devreden Davacının Aktif Husumet Ehliyeti Sona Erer; Yeni Malik Davaya Kaldığı Yerden Devam Edeceğinden Davanın İhbarı Gerekir

Davacı; el atmanın önlenmesi, kâl ve tazminat istemlerinde bulunmuştur. Dava açıldıktan sonra sınırlayıcı bir neden bulunmadığı takdirde dava konusu malın veya hakkın üçüncü kişilere devredilebilmesi, tasarruf serbestisi kuralının bir gereği, hak sahibi veya malik olmanın da doğal bir sonucudur. HMK’nun 125. maddesinde, dava konusunun taraflarca üçüncü kişiye devir ve temliki halinde yapılacak usuli işlemler düzenlenmiştir. Anılan maddenin 2. fıkrası “Davanın açılmasından sonra, dava konusu davacı tarafından devredilecek olursa, devralmış olan kişi, görülmekte olan davada davacı yerine geçer ve dava kaldığı yerden itibaren devam eder.” şeklindedir. Davacı, dava konusu taşınmazı sattığından, el atmanın önlenmesi ve kâl davası yönünden aktif husumet ehliyeti sona ermiştir. Bu durumda mahkemece, davanın yeni malike ihbarı gerekir. Yeni malikin davayı takip edeceğini belirtmesi halinde, kaldığı yerden yargılama sürdürülmeli, aksi takdirde sonucuna göre bir karar verilmelidir.

Devlet Hastanesinde Hatalı Tedavi Sonucu Doğan Zarar Nedeniyle Açılacak Tazminat Davaları İdari Yargı Yerinde ve Kurum Aleyhine Açılmalıdır

Davacı, davalı doktor tarafından böbreğinde taş bulunduğu gerekçesi ile ameliyata alındığını, şikayetlerinin artması üzerine başka bir hastanede sağ böbreğinin alınması ile sonuçlanan bir operasyon daha geçirdiğini, böbreğinin alınmasına davalının ilk ameliyattaki hatalı tedavisinin neden olduğunu iddia ederek maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Dava konusu olayda; Devlet hastanesinde uzman doktor olarak görev yapan davalının, görevi sırasında ve görevinden dolayı davacıyı zarara uğrattığı ileri sürülmektedir. Devlet hastanesinde hatalı tedavi sonucu doğan zarar nedeniyle açılacak tazminat davaları idari yargı yerinde ve kurum aleyhine açılmalıdır. Açıklanan nedenlerle, davanın husumet yokluğu nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır.  

6719 Sayılı Kanun ile EPDK’nın Yetkileri Genişletilmiş; Elektrik Kayıp-Kaçak, İletim, Dağıtım, Sayaç Okuma ve Perakende Satış Hizmeti Maliyet Unsuru Kapsamına Dahil Edilmiştir

Davacı, elektrik abonelerinden tahsil edilen kayıp-kaçak, sayaç okuma, perakende satış hizmet bedelinin istirdadı isteminde bulunmuştur. 6719 SK ile EPDK’nın yetkileri genişletilmiş; kayıp-kaçak, iletim, dağıtım, sayaç okuma ve perakende satış hizmeti maliyet unsuru kapsamına dahil edilmiştir. Karar tarihinden sonra yürürlüğe girmiş bulunan ilgili yasa değişiklikleri, dava konusu yapılan bedel ile ilgili olarak açılan ve halen devam eden davalarda da geçmişe etkili olacak şekilde uygulanması gereken hükümler içermektedir. Açıklanan nedenlerle, 6446 SK’nun 17., geçici 19. ve 20. maddelerinin, somut olaya etkisinin bulunup bulunmadığı tartışılıp değerlendirildikten sonra sonucuna göre karar verilmelidir.   

Anlaşmalı Boşanma Kararı Kesinleşinceye Kadar Boşanmanın Mali Sonuçları ve Çocukların Durumuna İlişkin İrade Beyanından Dönülebilir; Bu Halde Dava Çekişmeli Boşanma Davası Olarak Görülmelidir

Anlaşmalı boşanma kararı kesinleşinceye kadar boşanmanın mali sonuçları ve çocukların durumuna ilişkin irade beyanından dönülmesini engelleyici yasal bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu halde anlaşmalı boşanma davası “çekişmeli boşanma” olarak görülmelidir. Dava, anlaşmalı boşanma davası olarak açılmış; tarafların TMK’nun 166/3. maddesi uyarınca anlaşmalı olarak boşanmalarına karar vermiş; davalı erkek temyiz dilekçesi ile davaya çekişmeli boşanma davası olarak devam edilmesi talebi ile temyiz isteminde bulunmuştur. Bu durumda, taraflara iddia ve savunmalarının dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın ispatını sağlayacak delillerini sunmak ve dilekçelerin karşılıklı verilmesini sağlamak üzere süre verilip ön inceleme yapılarak tahkikata geçilmeli, usulüne uygun şeklide gösterilen deliller toplanarak gerçekleşecek sonuca göre karar verilmek üzere hükmün bozulmasına karar verilmelidir.  

Tenkis – Tenkiste Sıra – Tereke ve Tenkis Hesabı – Ölüm Tarihinden Geriye Doğru Bir Yıl İçinde Hibe Yoluyla Yapılan Temlikler Mutlak Tenkise Tabidir; Bir Yılı Aşan Hibe Temlikler ise Saklı Payı Bertaraf Kastının İspatı Halinde Tenkise Tabidir

Davacılar, muris muvazaası nedeniyle tapu iptali ve tescil, mümkün olmadığı takdirde tenkis talebinde bulunmuşlardır. Tenkis davası, mirasbırakanın saklı payları zedeleyen ölüme bağlı veya sağlar arası kazandırmalarının yasal sınıra çekilmesini amaçlayan, öncesine etkili, yenilik doğurucu davalardandır. Saklı payların zedelendiğinden söz edilmesi ise kazandırma konusu tereke ile kazandırma dışı terekenin tümüyle bilinmesiyle mümkündür. Terekenin aktifinden pasifi indirilerek net tereke bulunur. Saklı paylara tecavüz edilip edilmediği bu rakam üzerinden hesaplanır. Tenkis yapılırken önce ölüme bağlı tasarruflar daha sonra sağlar arası tasarruflar dikkate alınır. Davalıya yapılan tasarrufun tenkisine sıra geldiği takdirde, tasarrufun tümünün değeri ile davalıya yapılan fazla teberru arasında kurulan oranda (sabit tenkis oranı) tasarrufa konu malın paylaşılmasının mümkün olup olamayacağı araştırılmalıdır. Ölüm tarihinden geriye doğru bir yıl içinde hibe yoluyla yapılan temlikler mutlak tenkise tabidir. Bir yılı aşan hibe temlikler ise saklı payı bertaraf kastının ispatı halinde tenkise tabidir. 

1-İşyerinde Psikolojik Taciz (Mobbing) Nedeniyle Manevi Tazminat Talebi – Psikolojik Taciz İddiasının İspatı – Hakimin Davayı Aydınlatma Ödevi 2-Mobbing İddiasıyla Tazminat Talep Eden İşçinin İşe İade Davası Açmış Olması Aleyhine Yorumlanamaz

Uyuşmazlık; işyerinde psikolojik taciz (mobbing) nedenine dayalı manevi tazminat istemli davada, davacının ibraz ettiği belgeler ile iddialarını somutlaştırıp somutlaştırmadığı, işe iade davası açmasının psikolojik taciz iddiası ile çelişki oluşturup oluşturmayacağı, mahkemece delillerin toplanarak değerlendirilmemesinin hukuki dinlenilme hakkını ihlal edip etmediği noktalarında toplanmaktadır. Psikolojik taciz, somut olarak çok değişik davranış biçimleri şeklinde ortaya çıkabilir. Ancak psikolojik taciz anlık bir olay olmayıp, sistemli olarak sürekli tekrarlanan davranışlardan oluşan bir süreçtir. Hakim, davayı aydınlatma görevi kapsamında, uyuşmazlığın aydınlatılmasının zorunlu olduğu durumlarda, maddi veya hukuki açıdan belirsiz yahut çelişkili gördüğü hususlar hakkında, taraflara açıklama yaptırabilir; soru sorabilir; delil gösterilmesini isteyebilir. Taraflar, yargılamayla ilgili açıklamada bulunma, bu çerçevede iddia ve savunmalarını ileri sürme ve ispat etme hakkına sahiptirler. Her iki taraf da bu haktan eşit şekilde yararlanır. Bu durum “silahların eşitliği ilkesi” olarak da ifade edilmektedir. Psikolojik tacize uğradığını iddia eden mağdur, bu iddiasını ispatlamakla yükümlüdür. Ancak psikolojik tacizin genellikle tacizi uygulayan ile tacize maruz kalan arasında gerçekleşen bir olgu olması karşısında olayların tipik akışı, tecrübe kuralları dikkate alınarak sonuca gidilmesinde de yarar vardır. Davacının dava dilekçesinde belirttiği vakıalar ile bunların ispatı için ibraz ettiği tüm deliller birlikte değerlendirilerek iddianın somutlaştırılıp somutlaştırılmadığı belirlenmelidir. Belirsiz ya da çelişkili hususlar var ise hakimin davayı aydınlatma yükümlülüğü uyarınca, davacı tarafa iddialarını somutlaştırması için uygun bir süre verilerek sonucuna göre hareket edilmelidir. Mobbing iddiasıyla tazminat talep eden işçinin işe iade davası açması aleyhine yorumlanamaz; hak arama özgürlüğü kapsamında değerlendirilmelidir. Taraf delilleri toplanarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, taraf delilleri toplanmadan sonuca gidilmesi nedeniyle tarafların hukuki dinlenilme haklarının ihlal edilmesi usul ve yasaya aykırıdır.   

İtirazın İptali – Asıl Alacak Likit ve Belirli Ancak İşlemiş Faiz Alacağı Likit Değil ise İcra İnkar Tazminatına Sadece Asıl Alacak Üzerinden Karar Verilmelidir

Dava, itirazın iptali ve icra inkar tazminatı talebine ilişkindir. Uyuşmazlık, dava konusu alacağın likit ve belirli olduğu davada, davalı aleyhine hükmedilecek icra inkar tazminatının belirlenmesinde asıl alacak ile birlikte işlemiş faiz alacağı toplamının mı, yoksa yalnızca asıl alacak miktarının mı esas alınması gerektiği noktasında toplanmaktadır. İcra inkar tazminatına hükmedilebilmesi için diğer koşulların yanında alacağın likit ve belirli olması gerekir. Likit alacaktan söz edilebilmesi için borçlunun yalnız başına ne kadar borçlu olduğunu tespit edebilir durumda olması gerekir. Dava konusu asıl alacak miktarı likit ve belirli olmasına rağmen, faturalarda belirtilen faiz oranları ile takip talebinde yer alan faiz oranları birbirinden farklı olduğundan işlemiş faiz alacağının likit olduğundan söz edilemez. Asıl alacak likit ve belirli ancak işlemiş faiz alacağı likit değil ise icra inkar tazminatına sadece asıl alacak üzerinden karar verilmelidir. Açıklanan hususlar dikkate alınmaksızın, asıl alacak ve işlemiş faiz toplamı üzerinden icra inkar tazminatına karar verilmesi hatalıdır. 

Açıklanması Geri Bırakılan Hüküm Açıklanırken Hükümde Yer Almayan “Cezanın Mükerrirlere Özgü İnfaz Rejimine Göre Çektirilmesi” Kararı Verilemez

5271 SK’nun 231. maddesi uyarınca; denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranılması halinde, mahkeme hükmü açıklar. Ancak mahkeme, kendisine yüklenen yükümlülükleri yerine getiremeyen sanığın durumunu değerlendirerek; cezanın yarısına kadar belirleyeceği bir kısmının infaz edilmemesine ya da koşullarının varlığı halinde hükümdeki hapis cezasının ertelenmesine veya seçenek yaptırımlara çevrilmesine karar vererek yeni bir mahkûmiyet hükmü kurabilir. Açıklanması geri bırakılan hüküm açıklanırken hükümde yer almayan “cezanın mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesi” kararı verilemez.

Oto Kiralama Sırasında Olası Hasar ve Trafik Cezaları Teminatı İçin Alınan Paranın İade Edilmemesi Hizmet Nedeniyle Güveni Kötüye Kullanma Suçunu Oluşturur

Sanık, hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan yargılanmıştır. Sanığın oto kiralama işi ile uğraştığı, katılanın kendisinden beş günlüğüne araç kiraladığı, sanığın anlaşılan kira bedelinin yanında katılandan hasar durumu ve gelebilecek trafik cezaları için katılanın kredi kartından para çektiği, kiralama süresi sonunda hasarsız şekilde aracın katılan tarafından iade edildiği, trafik cezası da gelmemesine rağmen sanığın kredi kartından çekilen parayı iade etmeyerek uhdesinde tuttuğu dosya kapsamı ile sabittir. Sanığın söz konusu eylemi, hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturur. CMK’nun 253. ve 254. maddeleri uyarınca, uzlaştırma işlemleri yapılmasından sonra  sanığın hukuki durumu değerlendirilmelidir.  

Çocuğun Cinsel İstismarı – Hürriyeti Kısıtlayan Başka Bir Hareket Olmaksızın Cinsel İstismar Eylemi ile Sınırlı Sürede Mağdurun İradi Hareket İmkanının Ortadan Kaldırılması ile Ayrıca Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma Suçu Oluşmaz

Sanık; tehdit, çocuğun cinsel istismarı ve kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma suçlarından yargılanmıştır. Çocuğun cinsel istismarı suçunun işlendiği sırada ve eylemle sınırlı süreyle mağdurenin iradesiyle hareket edebilme imkanının ortadan kaldırılması, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu oluşturmaz. Cinsel istismar suçlarında, kişinin vücudunun suçun konusu olması sebebiyle mağdurenin hareket edebilme özgürlüğü ortadan kaldırılmadan işlenemez. Sanığın, işyerine gelen mağdureye cinsel istismar eyleminde bulunup, bunun dışında onun hürriyetini kısıtlayan başkaca bir hareketinin olmadığı dosya kapsamı ile sabittir. Bu durumda, sanığın eyleminin sadece çocuğun cinsel istismarı suçunu oluşturduğu dikkate alınarak  kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan beraate karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde mahkumiyete karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Resmi Belgede Sahtecilik – Birden Çok Tekerrüre Esas Hüküm Bulunması Halinde Bunlardan En Ağır Olanı Esas Alınır

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 18.06.2013 tarih ve E: 2013/8, K: 151/304 sayılı ilamında açıklandığı üzere, birden fazla tekerrüre esas alınabilecek hükümlülüğün bulunması halinde, bunlardan en ağırının esas alınması gerekir. Adli sicil kaydına göre, sanık hakkındaki diğer hükmün tekerrüre esas alınan hükümden daha ağır hükümlülük içerdiği dikkate alınmadan yazılı şekilde uygulama yapılması hatalıdır. Öte yandan, suça konu sürücü belgesinin, dosyada delil olarak saklanması yerine müsaderesine karar verilmesi de usul ve yasaya aykırıdır.

Uyuşturucu Kullanmaktan Hakkında “Kamu Davasının Açılmasının Ertelenmesi Kararı” Bulunan Sanığın Erteleme Süresinde Uyuşturucu Satın Alması, Kabul Etmesi, Bulundurması veya Kullanması Ertelemenin İhlali Olup Ayrı Soruşturma ve Kovuşturma Yapılmaz

Kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçundan dolayı yapılan soruşturma sonucunda, TCK’nun 191. maddesi uyarınca, kamu davasının açılmasının ertelenmesine, tedavi ve denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına karar verilmiştir. TCK’nun 191/5. maddesinde;  erteleme süresinde kişinin kullanmak için tekrar uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alması, kabul etmesi veya bulundurması ya da kullanması ertelemenin ihlali olup ayrı bir soruşturma ve kovuşturma konusu yapılmayacağı düzenlenmiştir. Açıklanan nedenlerle, sanığın kanun yararına bozma talebine konu olan suçu,  önceki suça ilişkin kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararının erteleme süresi içinde işleyip işlemediği araştırılmalıdır. Bu suçu önceki tedbirin infazı sırasında işlediğinin tespit edilmesi halinde anılan yasal düzenleme  uyarınca, ikinci suçtan açılan bu davanın kovuşturma şartının ortadan kalkması nedeniyle “davanın düşmesine” karar verilmelidir. 

Kazanç Elde Etmek Amacıyla Ödünç Para Verilmesi ile Tefecilik Suçu Oluşur – Tefecilik Suçlarında Zincirleme Suç Hükümlerinin Uygulanması

Tefecilik suçu, kazanç elde etmek amacıyla borç para verilmesiyle oluşur. Bunu meslek haline getirme, suçun unsurları içerisinde yer almamaktadır. Tefecilik suçu, topluma karşı suçlar bölümünde düzenlenmektedir. Bu suçun mağduru, toplumu oluşturan bireylerin tamamı, diğer bir ifadeyle kamudur. Eylemin belirli bir kişinin zararına olarak işlenmesi halinde bu kişi mağdur değil, suçtan zarar görendir. Değişik zamanlarda ve/veya farklı kişilere karşı işlenen  tefecilik suçlarına zincirleme suç hükümleri uygulanmalıdır. Zincirleme suçlarda son suçun işlendiği gün, suç tarihidir. Hukuki kesinti oluşturan iddianame tarihinden evvel sanık hakkında dava konusu olsun ya da olmasın tüm eylemlerin teselsülün içerisinde değerlendirilmesi gerekir. İddianame tarihinden sonraki eylemlerin ise gerçek içtima hükümleri ve varsa kendi içinde teselsül hükümleri değerlendirilmek suretiyle karara bağlanması gerekir. Maddi gerçeğin kuşkuya yer vermeyecek şekilde ortaya çıkarılabilmesi amacıyla vergi dairesince sanık hakkında vergi incelemesi yapılıp yapılmadığı araştırılmalı, yapılmışsa onaylı bir örneği getirtilmeli, aksi durumda vergi inceleme raporu düzenlettirilmeli ve  hasıl olacak sonuca göre sanığın hukuki durumu değerlendirilmelidir. 

Kasten Yaralama - İddianamenin Aksine Kovuşturma Aşamasında Suçun Uzlaşmaya Tabi Olduğu Sonucuna Varılması Halinde Uzlaştırma Hükümleri Uygulanarak Sonucuna Göre Karar Verilmelidir

Kasten yaralama suçundan yapılan yargılama sonunda, sanığın mahkumiyetine karar verilmiştir. İddianamede suçun uzlaşmaya tabi olmadığı belirtilmiş, ancak kovuşturma aşamasında suçun uzlaşmaya tabi olduğu sonucuna varılmıştır. Dosya kapsamından, mağdurun kollukta sanık hakkındaki şikayetinden vazgeçtiği anlaşılmaktadır. Bu durumda  CMK’nun 253 ve 254. maddeleri uyarınca, uzlaştırma hükümleri uygulanmalı, sanığın şikayetten vazgeçmeyi kabul edip etmediği hususu da sorularak  sonucuna göre sanığın hukuki durumu belirlenmelidir. Açıklanan hususlar dikkate alınmaksızın, eksik araştırmaya dayalı olarak yazılı şekilde sanığın mahkumiyetine dair karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Hırsızlık Suçlarında “Genel Kast” Kanunda Tanımı Yapılan Eylemi Bilerek ve İsteyerek Gerçekleştirme, Özel Kast ise “Yararlanma”dır

Sanık, işyeri dokunulmazlığını ihlal ve nitelikli hırsızlık suçlarından yargılanmıştır. Uyuşmazlık, sanığa atılı hırsızlık suçunun yasal unsurları itibarıyla sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkin olup bu bağlamda sanığın, katılanın işyerinden başka çalışanlara ait banka kartlarını alıp almadığı ve atılı suç bakımından yararlanma kastının bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.  Hırsızlık suçu; failin bilerek ve isteyerek başkasına ait taşınır bir malı, zilyedinin rızasına aykırı olarak kendisine veya başkasına yarar sağlama amacıyla bulunduğu yerden almasıyla oluşur.  Hırsızlık suçunun manevi unsuru kasttır. Hırsızlık suçlarında “genel kast” kanunda tanımı yapılan eylemi bilerek ve isteyerek gerçekleştirmektir. Suçun oluşabilmesi için genel kastın yanında failin ayrıca “kendisine veya başkasına bir yarar sağlama maksadı” ile hareket etmiş olması gerekmektedir. Başka bir anlatımla, hırsızlık suçunda özel kast “yararlanma”dır. Yararlanma özel kastı, suça konu eşyadan doğrudan veya dolaylı şekilde istifade edilmesi şeklinde olabileceği gibi maddi ya da manevi nitelikte de bulunabilir. Failin elde etmeyi umduğu her türlü tatmin ve haz, yarar kavramının içinde değerlendirilmelidir. Buradaki yararın geçici veya sürekli olmasının da bir önemi yoktur. Dosya içeriğinden, sanığın iş mahkemesinde açtığı işe iade davasında delil olarak kullanmak amacıyla işyeri çalışanları adına olmakla birlikte katılana ait işyerinde bulunmaları nedeniyle katılanın zilyetliğinde olan banka kartlarını bilerek ve isteyerek zilyedinin rızasına aykırı olarak bulunduğu yerden  alındığı anlaşılmaktadır. Bu durumda, genel kastın yanında ayrıca kendisi yararına suça konu eşyadan “yararlanma” özel kastının bulunduğu ve atılı hırsızlık suçunun yasal unsurları itibarıyla oluştuğunun kabulü gerekir. Açıklanan nedenlerle, sanığın hırsızlık suçundan mahkumiyeti yerine beraatine karar verilmesi hatalıdır.  

Suça İlişkin Ceza Alt Sınırı İtibariyle Zorunlu Müdafiliğe Tabi Yağma Suçundan Yapılan Yargılamada Sanık Müdafiinin Hazır Bulunmadığı Oturumda Yargılamaya Devamla Hüküm Kurulması Savunma Hakkını Kısıtlayan Hukuka Kesin Aykırılık Nedenidir

Uyuşmazlık, nitelikli yağma suçundan yargılanan sanığın müdafisi hazır bulundurulmaksızın hüküm kurulmasının, savunma hakkının kısıtlanması niteliğinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.  Dosya kapsamından, sanık müdafisinin herhangi bir mazeret bildiriminde bulunmaksızın hazır olmadığı celsede, C. Savcısının esas hakkında mütalaada bulunmasının ardından sanık hakkında nitelikli yağma suçundan mahkumiyet kararı verildiği anlaşılmaktadır. CMK’nun hukuka kesin aykırılık hallerini düzenleyen 289. maddesinde, C. Savcısının veya duruşmada kanunen mutlaka hazır bulunması gereken diğer kişilerin yokluğunda duruşma yapılması hukuka kesin aykırılık hali olarak belirtilmiştir. Yüklenen suça ilişkin ceza alt sınırı itibarıyla zorunlu müdafiiliğe tabi yağma suçundan yapılan yargılamada sanık müdafiisinin hazır bulunmadığı oturumda yargılamaya devamla hüküm kurulması savunma hakkını kısıtlayan hukuka kesin aykırılık nedenidir. Duruşmada kanunen mutlaka hazır bulunması gereken sanık müdafisinin yokluğunda, yeni bir müdafi görevlendirilmeden ya da müdafi temini için oturum ertelenmeden yargılamaya devam edilerek hükmün tesis ve tefhim edilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Sıra Cetveline Karşı Şikayet – Konut Kredisi İçin Kurulan İpoteklerde Bu İpoteğin Diğer Sözleşmelerden Doğan Borçların da Teminatı Olduğuna İlişkin Kayıtlar Geçerli Olmayıp Yazılmamış Sayılır

Şikayetçi, sıra cetvelinin usul ve yasaya aykırı olduğunu iddia ederek sıra cetvelinin iptalini talep etmiştir. Konut kredisi için kurulan ipoteklerde bu ipoteğin diğer sözleşmelerden doğan borçların da teminatı olduğuna ilişkin kayıtlar geçerli olmayıp yazılmamış sayılır. Bu nedenle konut kredisine ilişkin borç bulunup bulunmadığı araştırılmalı, varsa sadece bu borcun ipotek kapsamında kaldığı dikkate alınarak karar verilmelidir. Bedeli paylaşıma konu taşınmaz üzerine konulan ve takip konusu ipotek bedeli dışında borçlunun bankadan kullandığı diğer kredilerin ipotek kapsamında kaldığı gerekçesiyle yazılı şekilde karar verilmesi hatılıdır.

Sıra Cetveline İtiraz – Motorlu Taşıtlar Vergisi Rüçhanlı Alacaktır; Ancak Yedieminlik Ücreti MTV’den Önce Ödenmesi Gereken Alacaklardandır

Davacı, sıra cetvelinin iptalini talep etmiştir. Motorlu taşıtlar vergisi, bedeli paylaşıma konu aracın aynından kaynaklanması nedeniyle rüçhanlıdır. Ancak yedieminlikten kaynaklanan alacak, İİK’nun 138. maddesi kapsamında tüm alacaklıları ilgilendiren muhafaza masraflarından olduğu için MTV’den de önce ödenmesi gereken alacaklardandır. Açıklanan hususlar dikkate alınmadan, eksik incelemeye dayalı olarak yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır. 

Bozmadan Sonra Tüm Yasal Unsurları İçeren Yeni Bir Karar Verilmesi Gerektiğinden Bozma Dışında Kalan Talepler Hakkında da Açıkça Hüküm Kurulmalıdır

Uyuşmazlık, bozma üzerine verilen kararda, bozma kapsamı dışında kalan hususlar hakkında yeniden hüküm kurulup kurulmayacağı noktasında toplanmaktadır. HMK’nun 297. maddesinde mahkeme kararlarının hangi unsurları taşıması gerektiği ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir. Hükmün bir kısmının bozma kapsamı dışında bırakılması bu kısımların bağımsız bir şekilde onandığını göstermez. Hükmün bir kısmının bozma kapsamı dışında bırakılmasının amacı; bu kısımların doğru olduğunu belirlemek, bozmanın sınırlarını çizmek ve bu şekilde usulü kazanılmış hakları korumaktır. Bozma kararı üzerine önceki hüküm tamamen ortadan kalkar. Bozmadan sonra tüm unsurları içeren yeni bir karar verilmesi gerektiğinden bozma kapsamı dışında kalan talepler hakkında da açıkça hüküm kurulmalıdır. Açıklanan nedenlerle, bozma kapsamı dışında bırakılan kıdem tazminatı, ulusal bayram ve genel tatil alacağı talepleri hakkında da bozma öncesi olduğu gibi açıkça hüküm kurulması gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.

Kesin Yetki Kuralı Bulunmadığı Durumlarda Re’sen Yetkisizlik Kararı Verilemez

Dava, kuruma bildirilmeyen sigortalı çalışmaların tespiti talebine ilişkindir. Yetkinin kamu düzenine ilişkin olmadığı hallerde yetki itirazının cevap dilekçesinde ileri sürülmesi gerekir. Kesin yetki kuralı bulunmadığı durumlarda,  re’sen yetkisizlik kararı verilemez. Dava konusu olayda yetki, kamu düzenine ilişkin değildir. Kesin yetki kuralı bulunmadığı dikkate alınarak, davanın görülmesine devam edilmesi gerekirken,  re’sen yetkisizlik kararı verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Kat Malikleri Kurulu Kararının İptali Talebi - Usulüne Uygun Çağrı Belgesi Tebliğ Edilmeden Yapılan Olağanüstü Kat Malikleri Kurulu Toplantısında Alınan Kararın İptali Gerekir

Dava, kat malikleri kurulu kararının iptali talebine ilişkindir. Dava konusu toplantının olağanüstü toplantı olduğu, davacılara usulüne uygun toplantı çağrı belgesi tebliğ edilmediği dosya kapsamı ile sabittir.  Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 29. maddesi hükümlerine uygun bir çağrı bulunmadan yapılan toplantının iptaline karar verilmesi gerekirken, yazılı  gerekçe ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiş olmasının usul ve yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle yerel mahkeme kararının bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyularak yapılan yargılama neticesinde davanın kabulü ile kat malikleri kurulu kararının iptaline karar verilmesi usul ve yasaya uygundur.  

Borçlanmadığı Bir Edimi Kendi İsteği ile Yerine Getiren Kişi Ancak Kendisini Borçlu Sanarak Yerine Getirdiğini İspat Etmesi Koşuluyla Geri İsteme Hakkına Sahiptir; İspat Yükü Kendisindedir

Davacı, dava konusu bonolardaki imzanın kendisine ait olmadığı ancak yanlışlıkla bono bedellerini ödediği iddiasıyla ödenen bedelin tahsili isteminde bulunmuştur. Borçlanmadığı bir edimi kendi isteği ile yerine getiren kişi ancak kendisini borçlu sanarak yerine getirdiğini ispat etmesi koşuluyla geri isteme hakkına sahiptir. Burada ispat yükü davacıdadır. Dava konusu senetler iki adet olup vade tarihleri ve ödeme tarihleri birbirinden farklıdır. Senetlerden ikisinin de hataen ödendiğinin kabulüne imkan yoktur. Dava konusu senetler bono niteliğinde olup davacının işlemlerinde basiretli bir tacir gibi davranması, ödeme yaparken de bonodaki imzaların kendisine ait olup olmadığını incelemesi gerekir. Davacı, basiretli davranmamıştır. Davacının hataen ödeme yaptığı ispat edilemediği halde yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır.

Menfi Tespit – Ticari Kredi Kartı Sözleşmesinden Doğan Uyuşmazlık Ticari Dava Niteliğinde Olup Görevli Mahkeme Ticaret Mahkemesidir

Davacı, icra takibine konu sözleşmelerdeki imzanın kendisine ait olmadığını ileri sürerek icra takibinden dolayı borçlu olmadığının tespitine, takibin iptaline ve % 40 tazminata karar verilmesini talep etmiştir. Uyuşmazlık, ticari kredi kartı sözleşmesinden kaynaklanmaktadır. Ticari kredi kartı sözleşmesinden doğan uyuşmazlık ticari dava niteliğinde olup görevli mahkeme ticaret mahkemesidir.

Görevsizlik, Yetkisizlik veya Gönderme Kararından Sonra Davaya Başka Bir Mahkemede Devam Edilmemiş ise Talep Üzerine Dosya Üzerinden Davacı Yargılama Giderlerine Mahkum Edilir

HMK’nun 331. maddesi uyarınca; görevsizlik, yetkisizlik veya gönderme kararından sonra davaya bir başka mahkemede devam edilmesi halinde, yargılama giderlerine o mahkemece hükmedilir; ancak görevsizlik, yetkisizlik veya gönderme kararından sonra davaya bir başka mahkemede devam edilmemiş ise talep üzerine davanın açıldığı mahkemece dosya üzerinden davacı yargılama giderlerini ödemeye mahkum edilir. Dosya içeriğinden, yasal süre içerisinde dosyanın yetkili mahkemeye gönderilmesi için müracaatta bulunulmaması nedeniyle dava dosyasının re’sen ele alınıp HMK’nun 20. maddesi gereğince davanın açılmamış sayılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır. Davada kendisini vekille temsil ettiren davalı lehine karar tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT gereğince vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken, bu hususta karar verilmemiş olması usul ve yasaya aykırıdır.

Yüklenici, İş Sahibinin Yararına Olmak Koşuluyla Sözleşme Dışı Yaptığı İmalat Bedelini Vekaletsiz İş Görme Kuralları Kapsamında Mahalli Piyasa Rayicine Göre İsteyebilir; Mahalli Piyasa Rayici Yüklenici Karı ve KDV’ni İçerir, Ayrıca İlave Edilmez

Davacı yüklenici vekili; müvekkili tarafından sözleşme dışı yapılan iş bedelinin işin yapıldığı  yıldaki rayiçlere göre hesaplanıp % 20 müteahhit kârı da eklenerek davalıdan tahsilini talep etmiştir. Yüklenici, iş sahibinin yararına olmak koşuluyla sözleşme dışı yaptığı imalat bedelini vekaletsiz iş görme kuralları kapsamında mahalli piyasa rayicine göre isteyebilir. Mahalli piyasa rayiçleri içerisinde, dairemizin yerleşik içtihatları ve uygulamalarına göre, yüklenici kârı ve KDV de bulunmaktadır. Bu nedenle, mahalli piyasa rayiçlerine göre hesaplanacak olan iş bedeline, ayrıca yüklenici kârı ve KDV eklenmez. Açıklanan hususlara uygun düzenlenmeyen, piyasa rayiçlerine göre hesaplama yapmayan ve ayrıca toplam iş bedeline yüklenici kârını da ekleyen bilirkişi raporuna itibar edilerek yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır. 

Yetkisi Olmayan Kişinin Temsilci Sıfatıyla Yaptığı İşlem, Temsil Olunan Tarafından Onanmış veya Benimsenerek İcazet Verilmiş ise Temsil Olunan Yönünden Bağlayıcı Olur

Dava, eser sözleşmesinin feshi nedeniyle yapılan ödemenin tahsili amacıyla başlatılan icra takibine yönelik itirazın iptali talebine ilişkindir. Davacı iş sahibi, davalı ise yüklenicidir. Davacı ile davalı arasında imzalanan bir sözleşme bulunmamaktadır. Ancak davacı,  sözleşmenin davalıyı temsilen imzalandığını ve bu sözleşmenin davalıyı bağladığını iddia etmektedir. Yetkisi olmayan kişinin temsilci sıfatıyla yaptığı işlem, temsil olunan tarafından onanmış veya benimsenerek icazet verilmiş ise temsil olunan yönünden bağlayıcı olur. Açıklanan nedenlerle, sözleşmeyi imzalayan dava dışı kişinin yaptığı işlemlerin temsil olunan tarafından benimsenip benimsenmediği, onanıp onanmadığı hususunda inceleme yapılmalıdır. Davalının temsilcisi olduğunun yahut temsilci gibi hareket ettiğinin saptanması halinde davaya konu sözleşmenin davalıyı bağlayıp bağlamadığı belirlenerek sonucuna göre karar verilmelidir.

Bozma Kararından Sonra Islah Yapılamaz – Bozmadan Sonra Verilen Islah Dilekçesi Dava Değerini Artıran Geçerli Bir İşlem Olmadığından Yargılama Giderleri ve Vekalet Ücreti Artırılmamış Miktar Üzerinden Hesaplanmalıdır

Asıl ve birleşen dava, arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesinden kaynaklanan İİK’nun 94. maddesine dayalı tapu iptali ve tescil, mümkün olmadığı takdirde hisse bedellerinin tahsili istemlerine ilişkindir.  2015/1-2016/1 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca; bir yargılama işlemi olan ıslahın yargılama bitinceye kadar yapılması mümkün olup temyiz incelemesi sonucunda karar bozulduktan sonra artık ıslah yapılamaz. Bozmadan sonra verilen ıslah dilekçesi dava değerini artıran geçerli bir işlem olmadığından yargılama giderleri ve vekalet ücreti artırılmamış miktar üzerinden hesaplanmalıdır. Bozmadan sonra ıslah yapılamayacağından ıslah talebi reddedilmelidir. Yargılama giderleri de ıslah yapılmamış sayılarak artırılmamış miktar üzerinden takdir edilmelidir.

İtirazın İptali - Özel Üniversitede Öğrenim Gören Öğrenciden Eğitim Ücreti Talep Edilen Uyuşmazlıkta Görevli Mahkeme Tüketici Mahkemesidir

Davacı üniversite, davalının Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi Tiyatro bölümünde öğrenim gördüğünü, eğitim ücretinin ödenmemesi üzerine davalıdan senet alındığını, mezun olunmasına rağmen eğitim borcunun ödenmemesi üzerine başlatılan ilamsız icra takibine itiraz edilmesi üzerine takibin durduğunu ileri sürerek itirazın iptali talebinde bulunmuştur. Somut olay değerlendirildiğinde; davacı ile davalı arasındaki uyuşmazlık eğitim hizmetinden kaynaklanmakta olup dava, Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun kapsamında kalmaktadır. Davanın çözümünde tüketici mahkemesi görevli olduğundan görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, açıklanan hususlar dikkate alınmaksızın, davanın esasına girilerek yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Banka Kredisinden Doğan Alacak – Kredi Kullandırılan Kısıtlının İlk Bakışta Zihinsel Rahatsızlığının Anlaşıldığına İlişkin Ceza Yargılamasındaki Tespit Dikkate Alınıp Değerlendirilerek Karar Verilmelidir

Davacı banka, davalı ile bireysel kredi sözleşmesi imzalandığını ve tatil kredisi kullandırıldığını, davalının bireysel kredi borcunu geri ödemediğini, kredi alacağının tahsili için başlatılan icra takibine davalının vasinin itiraz ettiğini ileri sürerek kredi alacağının faizi ile birlikte tahsili talebinde bulunmuştur. Davalı vasisi hakkında davacı bankaya karşı banka veya kredi kurumlarınca tahsis edilmemesi gereken krediyi sağlamak amacıyla dolandırıcılık suçundan kamu davası açıldığı, açılan davanın eldeki dava konusu krediden kaynaklandığı, yargılama sonucunda davalının vasisinin beraat ettiği ceza dosyası kapsamı ile sabittir. Davalı kısıtlının ilk bakışta zihinsel rahatsızlığının anlaşıldığına ilişkin ceza yargılamasındaki tespit dikkate alınıp değerlendirilerek karar verilmelidir. Hukuk hakimi, ceza mahkemesinin beraat kararı ile bağlı değilse de  tespit edilen maddi vakıalar ile bağlılığı ilkesi gereği, ceza mahkemesi kararının kesinleşip kesinleşmediği araştırılmalı, kesinleşmesi halinde maddi vakıalar ile bağlılık ilkesi dikkate alınarak karar verilmelidir.

Uzun Süre Sessiz Kalma Nedeniyle Hak Kaybı Uygulaması Yönünden Dava Hakkının Uzun Bir Süre Geçtikten Sonra Kullanılmasının Dürüstlük Kuralına Aykırılık ve Hakkın Kötüye Kullanılması Niteliğinde Olup Olmadığı Değerlendirilmelidir

Dava, sermaye artışına ilişkin olarak davacının yokluğunda yapılan limitet şirket ortaklar kurulu kararlarının yok hükmünde veya butlanla batıl olduğunun tespiti ve iptali ile davacı ortağın % 45 oranındaki pay sahibi olduğunun tespiti istemine ilişkindir. Davacının yokluğunda çağrısız yapılan toplantılarda alınan çeşitli sermaye artırım kararlarıyla davacının hissesinin % 0,1 oranına düşürüldüğü mahkemece usulünce tespit edilmiş ve davanın kısmen kabulü ile davacının yokluğunda yapılan toplantılarda alınan sermaye artışına ilişkin kararların yok hükmünde olduklarının, davacının % 40 oranında davalı şirkete ortak olduğunun tespitine karar verilmiştir. Davacı şahsın, davalı şirketle aynı alanda faaliyet gösteren bir başka şirketin ortağı olması nedeniyle, aradan geçen uzun zaman sonra böyle bir dava açmasının dürüstlük kuralına aykırı ve hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olup olmadığının değerlendirilmesi gerektiği düşüncesiyle, mahkeme kararının bozulmasına karar verilmiştir. Bozma kararı usul ve yasaya uygun olup direnme kararı yerinde değildir.

Onay ve İzin Alınmadan Yurt Dışındaki Bir Firmanın Markasını Türkiye’de Kendi Adına Tescil Ettiren Kişi Kötü Niyetlidir; Kötü Niyet Hem Marka Tesciline Engel Hem de Hükümsüzlük Sebebidir

Dava; marka tescilinin hükümsüzlüğü, sicilden terkini, marka hakkına tecavüzün  önlenmesi, maddi ve manevi tazminat talep hakkının saklı tutulması taleplerine ilişkindir. Zarar gören gerçek ve tüzel kişiler, markanın hükümsüzlüğü davası açabilirler. Dava dışı yurt dışı firma ile davalı ve davacı arasında yapılan sözleşmeler 556 sayılı KHK kapsamında düzenlenen lisans sözleşmesi değil, distribütörlük ve yetkili temsilcilik sözleşmeleridir. Onay ve izin alınmadan yurt dışındaki bir firmanın markasını Türkiye’de tescil ettiren kişi kötü niyetlidir. Kötü niyet, hem marka tesciline engel hem de hükümsüzlük nedenidir. Davalının marka tescilinde kötü niyetli olması, davacının da hükümsüzlük davası açmakta hukuki yararının bulunması karşısında davanın kabulü ile markanın hükümsüzlüğüne karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır.

İtirazın İptali Davasında Hüküm Takip Kapsamına Uygun ve Ödeme Emri ile Orantılı Olarak Kurulmalıdır

Dava, icra takibine yönelik itirazın iptali talebine ilişkindir. İtirazın iptali davasında hüküm, takip kapsamına uygun ve ödeme emri ile orantılı olarak kurulmalıdır. İcra takibinin devamı açısından takiple bağlantılı hüküm kurulmalıdır. Davacı, icra takibini ödeme emrinin ekinde sunduğu resmi nitelik taşımayan bir hesap tablosuna bağlı olarak yapmıştır. Her ne kadar ödeme emrinde alacakların net mi/brüt mü olduğu açıklanmamışsa da davacının sunduğu hesap tablosunda bu miktarların net olduğu anlaşılmaktadır. Açıklanan nedenlerle, net rakamlar üzerinden hüküm kurulmalı ve yine hükümde infazda tereddüte yol açmamak için alacağın net mi brüt mü olduğu açıkça belirtilmelidir.  

Kadastrodan Önceki Nedenlere Dayalı Olarak Kadastro Kanunu’nun 19. Maddesi Kapsamında Muhdesatın Tespiti On Yıllık Hak Düşürücü Süre İçinde İstenebilir

Davacı, muhdesatın tespiti talebinde bulunmuştur. Kadastro Kanunu’nun 19. maddesi, muhdesatın tespiti davasının hukuki yarar şartı olmaksızın görülebilmesine izin veren yasal bir düzenleme getirmiştir. Anılan maddede, taşınmaz üzerinde malikinden başka bir kimseye veya paydaşlardan birine ait muhdesat mevcut ise bunun sahibi, cinsi, ihdas tarihi ve iktisap sebebi belirtilerek tutanağın ve kütüğün beyanlar hanesinde gösterilebileceği belirtilmiştir. Dava konusu ağaçların kadastro tespitinden önce taşınmaz üzerinde bulunduğu dosya kapsamı ile sabittir. Kadastrodan önceki nedenlere dayalı olarak Kadastro Kanunu’nun 19. maddesi kapsamında muhdesatın tespiti, on yıllık hak düşürücü süre içinde istenebilir. Dava on yıllık hak düşürücü süre geçtikten sonra açıldığından, hak düşürücü sürenin geçmiş olması nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken, işin esasına girilerek yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır.

Esasa İlişkin Karar Verildikten Sonra Ek Karar ile Hak ve Yükümlülük Oluşturacak Şekilde Vekalet Ücretine Karar Verilmesi Usul ve Kanuna Aykırıdır

Davacı, muhdesatın tespitine karar verilmesini talep etmiştir. Dosya içeriğinden, mahkemece bozmaya uyularak davanın reddine karar verildiği, ayrıca ek kararı ile davalılar lehine vekalet ücretine hükmedildiği anlaşılmaktadır. Mahkeme karar verilmekle dosyadan el çekmiştir. Esasa ilişkin karar verildikten sonra ek karar ile hak ve yükümlülük oluşturacak şekilde vekalet ücretine karar verilmesi usul ve kanuna aykırıdır.  

Çocuklar Hakkında Koruma Kararı Verme ve Koşulların Varlığı Halinde Bu Kararı Kaldırma Görevi Çocuk Mahkemelerinin Görevi Kapsamındadır; Çocuk Mahkemesi Olmayan Yerlerde Görevli Mahkeme Aile Mahkemesidir

Dava, 2828 SK’ya göre verilmiş olan korunma kararının kaldırılması talebine ilişkindir. Çocuklar hakkında koruma kararı verme ve koşulların varlığı halinde bu kararı kaldırma kararı çocuk mahkemelerinin görevi kapsamındadır. Çocuk mahkemesi olmayan yerlerde görevli mahkeme, aile mahkemesidir. Dava açılan yerde  çocuk mahkemesi bulunmamaktadır. Ne var ki, karar tarihinden sonra davanın görüldüğü yerde aile mahkemesi kurulmuş ve faaliyete geçmiştir. 4787 SK’da sonuçlanmamış davaların yetkili ve görevli aile mahkemesine devredileceği hükme bağlanmıştır. Açıklanan nedenlerle, dosyanın aile mahkemesine devredilmesi gerektiği yönünden hükmün bozulması gerekmektedir.

Dava Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması Nedenine Dayalı Açılmışken Dava Dilekçesi Islah Edilerek Terditli Olarak Zina Nedenine de Dayanılması Halinde Hak Düşürücü Süre Dava Tarihine Göre Hesaplanmalıdır

Davacı-karşı davalı kadın, evlilik birliğinin temelinden sarsılması hukuki nedenine dayalı olarak boşanma talebinde bulunmuş; yargılama devam ederken usule uygun ıslah dilekçesi ile davasını terditli hale getirerek; zina, olmadığı takdirde evlilik birliğinin temelinden sarsılması hukuki nedenine dayalı olarak boşanma talebinde bulunmuştur. Bu durumda zina nedenine de dayanıldığından hak düşürücü süre dava tarihine göre hesaplanmalıdır. Belirtilen olay tarihleri dikkate alındığında, davanın açıldığı tarih itibarıyla altı aylık hak düşürücü sürenin dolmadığı anlaşılmaktadır. İlk derece mahkemesinin zina hukuki nedenine dayalı olarak açılan davada verdiği hükme yönelik istinaf başvurusunun esasının incelenmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.  

Sözleşme ile Kararlaştırılmış ve Hakim Tarafından Onaylanmış Olan İştirak Nafakasının İstisnai Yasal Koşullar Gerçekleşmeden Kaldırılmasını veya İndirilmesini İstemek Hakkın Kötüye Kullanımıdır – Hakimin Sözleşmeye Müdahalesi Koşulları

Asıl dava, iştirak nafakasının azaltılması ve artış oranının indirilmesi; birleşen dava ise iştirak nafakasının arttırılması istemlerine ilişkindir. Uyuşmazlık, asıl dava yönünden taraflar arasında imzalanan boşanma protokolünde belirlenen iştirak nafakasının ve artırım oranının azaltılması şartlarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır. Nafaka, tarafların yaptıkları sözleşmeye dayansa bile indirilebileceği gibi tamamen de kaldırılabilir. Ancak, sözleşme ile kararlaştırılmış ve hâkim tarafından onaylanmış olan nafakanın yasada aranan şartlar gerçekleşmeden kaldırılmasını veya indirilmesini istemek hakkın kötüye kullanılması niteliğindedir. Karşılıklı sözleşmelerde, edimler arasındaki denge umulmadık gelişmeler yüzünden bozulacak olursa sözleşme koşulları değişen koşullara uyarlanır. Dosya içeriğinden, davacının genel müdür yardımcısı olarak görev yaptığı şirketten kendi iradesiyle ayrılıp kendi işini kurduğu ve mali durumunda bir bozulma olmadığı anlaşılmaktadır. Buna göre tarafların gerçekleşen sosyal ve ekonomik durumları, nafakanın niteliği ve özellikle küçüğün yaşı ile eğitim düzeyi gözetildiğinde müşterek çocuk için halen ödenmekte olan  iştirak nafakası miktarı uygundur. Açıklanan nedenlerle, iştirak nafakasının azaltılmasına yönelik talebin reddi gerekir. 

İşçilik Alacakları İster Brüt İster Net Miktarlar Olarak İstenmiş Olsun Hüküm Altına Alınan Alacak Miktarları Belirtildikten Sonra Bunların Brüt mü Yoksa Net mi Olduğu Hüküm Fıkrasında Açıklanmalıdır

Davacı, iş sözleşmesinin haksız olarak feshedildiğini iddia ederek ödenmeyen işçilik alacaklarının tahsili talebinde bulunmuştur. Uyuşmazlık, işçilik alacakları hüküm altına alınırken net mi brüt mü olduğunun hükümde açıkça belirtilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Kural olarak işçilik alacakları brüt olarak hüküm altına alınmalıdır. Ancak davacının alacaklarını net miktarlar üzerinden talep etmesi halinde hüküm fıkrasında talep dikkate alınarak alacaklara net olarak hükmedilmelidir. İşçilik alacakları ister brüt, ister net miktarlar olarak talep edilsin hüküm altına alınan alacak miktarları gösterildikten sonra net mi yoksa brüt mü olduğu hüküm fıkrasında açıkça belirtilmelidir. Aksi halde mahkemece hüküm altına alınan işçilik alacaklarının hesaplama sırasında gerekli vergi kesintilerinin ve diğer hususların doğru uygulanıp uygulanmadığı temyiz mercii olan Yargıtay tarafından denetimi mümkün olmaz. Hüküm fıkrasında kabul edilen işçilik alacakları miktarlarının net ya da brüt olduğunun açıkça gösterilmemesi usul ve yasaya aykırıdır.

Tüzel Kişilerde Haksız Rekabet Oluşturan Eylemi Gerçekleştiren Organ Sıfatı Bulunan Kişi ya da Kişiler Zarar Görene Karşı Tüzel Kişi ile Birlikte Müteselsil Sorumludur

Dava, markaya tecavüzün ve haksız rekabetin tespiti, men’i ile ticaret unvanının terkini ve manevi tazminat istemlerine ilişkindir. Uyuşmazlık, davalı şirkete isnat edilen haksız rekabet eylemi nedeniyle davalı şirketteki ticari vekilin ve şirket yetkilisi olan davalıların TMK’nun 50. maddesi gereğince kişisel sorumluluklarının bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. Tüzel kişinin sorumlu olduğu hallerde haksız fiili gerçekleştiren organın kusurunun bulunması, organ sıfatına sahip kişi ya da kişilerin de zarar görene karşı sorumlu olmalarına yol açar. Bu halde zarar görene karşı hem tüzel kişi hem de kusurlu organ sorumludur ve aralarında müteselsil sorumluluk bulunur. Tüzel kişinin organının birden çok kişiden oluştuğu hallerde haksız fiil, organı teşkil eden kişilerin tamamı tarafından işlenmemişse, sorumluluk sadece haksız fiili gerçekleştiren kişi ya da kişiler için ortaya çıkar. Açıklanan hususlar dikkate alınmaksızın yerel mahkemece, davalıların şahsen sorumlulukları olmayıp davalı şirketin sorumlu olduğuna karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 

Uzlaştırmada Çağrı, Uzlaşma Teklifi ve Tebligat Usulü

Kendisine uzlaştırma işlemlerini gerçekleştirmek üzere dosya tevdi edilen uzlaştırmacının öncelikle uzlaştırma teklifi yapılacak ilgililere telefon, telgraf, faks, elektronik posta gibi araçlardan yararlanılmak suretiyle uzlaştırma teklifi yapmak üzere çağrı yapması gerekir.  Belirtilen şekilde çağrı yapılamaz ise bu defa uzlaştırmacının ilgili savcılık nezdinde kurulmuş uzlaştırma bürosundan uzlaşma teklifi yapılmasını talep etmelidir. Böyle bir taleple karşılaşan büronun da muhatabına ulaşamaması durumunda öncelikle muhatabın bilinen son adresine tebligat yapması gerekir. Tebligatın iade gelmesi durumunda bu defa muhatabın MERNİS adresinin tespitini yaparak tebligat zarfı üzerine söz konusu adresin MERNİS adresi olduğunu belirtmeden tebliğ yapması,  tebligatın iade gelmesi durumunda bu defa tebligat üzerine adresin MERNİS adresi olduğu ve 7201 Sayılı Kanun’un 21/2. maddesi uyarınca işlem yapılması belirtilerek tebliğ yapması gerekir. Uzlaştırma işleminin usulüne uygun olarak yapılmadığı dikkate alınmadan yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.  

Mala Zarar Verme Suçlarında Hem Hapis Hem de Adli Para Cezasına Karar Verilemez; Seçenek Yaptırımlardan Birine Karar Verilmelidir

Sanıklar; yağma, mala zarar verme, genel güvenliği kasten tehlikeye sokma suçlarından yargılanmışlardır. TCK’nun 151. maddesi uyarınca, mala zarar verme suçu için öngörülen yaptırım “...dört aydan üç yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.” şeklinde seçimlik olarak belirlenmiştir. Yasal düzenleme dikkate alınmaksızın, sanıklar hakkında mala zarar verme suçundan hüküm kurulurken, hem hapis hem de adli para cezasına  karar verilip infazda çelişki yaratılarak duraksamalara neden olunması usul ve yasaya aykırıdır.

Başkasına Ait Banka veya Kredi Kartının İzinsiz Kullanılması Eyleminde Dolandırıcılık Suçu Paranın Çekildiği Anda Oluşur; Suç Yeri de Menfaatin Sağlandığı (Paranın Çekildiği) Yerdir

Başkasına ait banka veya kredi kartının izinsiz kullanılması suretiyle yarar sağlama suçundan yürütülen soruşturmada, suç yeri itibarıyla savcılıklarca yetkisizlik kararları verilmesi üzerine yetkili savcılığın belirlenmesi gerekmiştir. Bu nevi eylemlerde, dolandırıcılık suçu, paranın çekildiği anda oluşur; suç yeri de menfaatin sağlandığı (paranın çekildiği) yerdir. Açıklanan hususlar dikkate alınmadan yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 

Tehdit, Hakaret – Temel Ceza Belirlenirken Fiilin Ağırlığı ile Orantı Kurulmalıdır; Yasadaki İbarelerin Tekrarı ile Alt Sınırın Üstünde Ceza Tayini Hatalıdır

Sanık, tehdit ve hakaret suçlarından yargılanmıştır. Temel ceza belirlenirken, TCK’nun 63. maddesi uyarınca, fiilin ağırlığı ile orantı kurulmalıdır. Fiilin ağırlığı ile orantılı ceza verilmesi ilkesi çerçevesinde dava konusu olay  irdelenerek temel ceza tespit edilmelidir. Dosya kapsamı ile uyumlu olmayan “suç konusunun önem ve değeri ile sanığın amaç ve saiki göz önünde bulundurularak takdiren” gibi maddedeki  ibarelerin tekrarı ile  alt sınırın üstünde,  hakkaniyet ölçülerine uyulmayarak yazılı şekilde fazla ceza tayin edilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Karışık Anksiyete ve Depresif Bozukluk Teşhisi ve Raporu Olan Astsubay Hakkında Emirleri Yerine Getirmeme, İşleri Zamanında Yapmama Eylemleri Gerekçesiyle Uygulanan Disiplin Cezası “İradi ve Kasti” Hareket Ettiği Kabul Edilemeyeceğinden Hukuka Uygun Değildir

Dava; idari işler astsubayı olarak görevli olan davacının 6413 SK’nun 8. ve 19. maddesi uyarınca tesis edilen “iki gün hizmet yerini terk etmeme disiplin cezası” ile cezalandırılmasına ilişkin işlemin iptali istemine ilişkindir. Dosya içeriğinden, davacının psikiyatrik sorunları olduğu, kendisine “karışık anksiyete ve depresif bozukluk” teşhisi konduğu, bu teşhis doğrultusunda defalarca istirahat raporu verildiği, yakınmalarının sosyal ve mesleki stresörler sonucu oluştuğu, sorunları ile baş etmekte zorlandığı ve işlevselliğini yitirdiği anlaşılmaktadır. Karışık anksiyete ve depresif bozukluk teşhisi ve raporu olan astsubay hakkında emirleri yerine getirmeme, işleri zamanında yapmama eylemleri gerekçesiyle uygulanan disiplin cezası “iradi ve kasti” hareket ettiği kabul edilmeyeceğinden hukuka uygun değildir. Açıklanan hususlar dikkate alınmaksızın, Askeri Yüksek İdare Mahkemesince yazılı gerekçelerle davanın reddine karar verilmesi hatalıdır. 

Re’sen Vergi Tarhı Gereken Hallerde Matrahın Takdir Edilmesi İçin Takdir Komisyonuna Gidilmesi Halinde Tarh Zamanaşımı Durur

Davacı; hakkında vergi incelemesi başlatıldığını ve takdire sevk edildiğini, takdir komisyonunca henüz matrah takdir edilmeden inceleme tamamlanarak vergi tekniği raporu düzenlenmesi üzerine anılan rapordaki tespitler esas alınmak suretiyle verilen takdir komisyonu kararlarına istinaden 5 yıllık tarh zamanaşımı süresinden sonra tebliğ edilen vergi ve ceza ihbarnameleriyle re’sen salınan katma değer vergileri ile katma değer vergisinin azaltılması sonucu yeniden düzenlenen beyan tablosuna göre re’sen salınan katma değer vergileri ve vergilerin bir katı tutarında kesilen vergi ziyaı cezalarının kaldırılmasını talep etmiştir. Re’sen vergi tarhı gereken hallerde matrahın takdir edilmesi için takdir komisyonuna gidilmesi halinde tarh zamanaşımı durur. Açıklanan nedenlerle, takdir komisyonu kararının verildiği tarih itibarıyla re’sen tarh nedeninin bulunup bulunmadığı ve re’sen takdir edilen matrahın hukuka uygun olup olmadığı hususları da araştırılarak işin esası hakkında karar verilmesi gerekirken, dava konusu vergi ve cezaların zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle verilen temyize konu ısrar kararında hukuki isabet yoktur.

Hastalık Raporu Hastalık İznine Çevrilen, İzin Süresince Göreve Gelmeyen ve Kendisine Bir Bildirimde Bulunulmayan Memur Hakkında Sonradan Raporun Usulsüz Olduğu Gerekçesi ile Görevden Çekilme İsteğinde Bulunmuş Olduğu Yönünde İşlem Yapılması Hukuka Aykırıdır

Öğretmen olarak görev yapan davacı; kesintisiz ve mazeretsiz olarak on gün boyunca göreve gelmediği gerekçesiyle 657 SK’nun 94. maddesi uyarınca görevden çekilme isteğinde bulunmuş sayılarak görevine son verilmesine ilişkin işlemin iptali ile bu işlem nedeniyle yoksun kalınan parasal ve özlük haklarının ödenmesine karar verilmesi isteminde bulunmuştur. 94. maddede; mezuniyetsiz veya kurumlarınca kabul edilen mazereti olmaksızın görevin terk edilmesi ve bu terkin kesintisiz 10 gün devam etmesi halinde, yazılı müracaat şartı aranmaksızın, çekilme isteğinde bulunulmuş sayılır düzenlemesi yer almaktadır. Hastalık raporu hastalık iznine çevrilen, izin süresince göreve gelmeyen ve kendisine bir bildirimde bulunulmayan memur hakkında sonradan raporun usulsüz olduğu gerekçesiyle görevden çekilme isteğinde bulunmuş olduğu yönünde işlem yapılması hukuka aykırıdır. Açıklanan nedenlerle, idare mahkemesince dava konusu işlemin iptaline karar verilmesi ve bölge idare mahkemesince istinaf talebinin reddine karar verilmesi usul ve yasaya uygundur.

İhraç Kaydıyla Teslimi Yapılan Ancak Özel Faturalar ile Türkiye’de İkamet Etmeyen Yolculara Satılan Eşyanın İmalatçısı Özel Tüketim Vergisinin Mükellefi Olup Süresinde İhraç Edilmemesinden Doğan Gecikme Zammından da Sorumludur

İmalatçı olan davacı şirket; 4760 SK’nun 8. maddesi uyarınca ihraç kaydıyla teslimi yapılan, ancak sonradan yapılan inceleme sonucunda özel faturalar ile Türkiye’de ikamet etmeyen yolculara satılan eşyanın ihracat sayılamayacağı ve tecil terkin uygulamasından faydalanamayacağı gerekçesiyle, tecil edilen 2005 yılının Temmuz, Eylül ve Aralık dönemlerine ait özel tüketim ve damga vergilerinin tahsili amacıyla düzenlenen ödeme emrinin iptali isteminde bulunmuştur. İmal edilen malların süresi içerisinde ihraç edilmemesi halinde gecikme zammı ile birlikte tahsil edileceği yolundaki hüküm dikkate alındığında, ihracatı gerçekleşmeyen eşya için tecil edilen özel tüketim vergisinin, malın imalatçısı ve özel tüketim vergisinin mükellefi eşyanın imalatçısıdır. Bu durumda, tecil edilen özel tüketim vergisi ve damga vergilerinin davacıdan ödeme emri ile tahsili yoluna gidilmesinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır. Açıklanan hususlar dikate alınmaksızın, düzenlenen ödeme emrinde hukuka ve hakkaniyet ilkesine uygunluk bulunmadığı gerekçesiyle dava konusu ödeme emrinin iptaline karar verilmesi isabetsizdir.

Sahte Fatura Düzenleyen Mükellefin Faturalarını İnternet Ortamında Beyanname ile Gönderen Muhasebecinin Mükellefe Yardım Etmek Suretiyle Fiili İşlemesini Kolaylaştırdığı Saptanmadıkça İştirak Nedeniyle Vergi Ziyaı Cezası ile Sorumlu Tutulması Hukuka Aykırıdır

Davacı, muhasebecilik hizmetlerini yürüttüğü ve hakkında sahte belge düzenlediği yönünde vergi tekniği raporu bulunan mükellefi tarafından işlenen kaçakçılık suçuna iştirak ettiğinden bahisle dava konusu muhtelif vergilendirme dönemlerine ilişkin olarak kesilen vergi ziyaı cezalarının kaldırılması talebinde bulunmuştur. İştirak, bir suçun birden çok kişi tarafından işbirliği halinde işlenmesidir. İştirak halinden söz edebilmek için ilgilinin sahte fatura düzenleme fiilinin işlenmesine eylemi ile doğrudan ve etkili biçimde katkıda bulunduğunun somut deliller ile tespiti gerekir. Sahte fatura düzenleme fiilinin gerçekleşmesinden sonra bu faturaların bir sonraki ay davacı tarafından beyannameye konu edilmesi TCK’nun 39. maddesinde belirtilen yardım etme tanımına uymamaktadır. Davacının, mükellefin sahte fatura düzenleme fiilini işlemesinden önce veya işlediği sırada yardım etmek suretiyle bu fiilin işlenmesini kolaylaştırdığı yönünde somut tespit ve delil bulunmadığı dosya kapsamı ile sabittir. Açıklanan nedenlerle, davacının iştirak nedeniyle vergi cezası ile sorumlu tutulması hukuka aykırıdır. 

Doğrudan Cumhurbaşkanı Kararı ile Değil, İlgili Bakanlık veya Kamu Kurumunun Teklifi ve Cumhurbaşkanı’nın Onayı ile Yapılan Atama İşlemlerine Açılacak Davalarda Görevli Mahkeme Danıştay Değil İdare Mahkemeleridir

Davacı, büyükelçilikte ticaret müşavirliği olarak görev yaparken yurt içinde bir göreve atanmak üzere merkeze alınmasına ilişkin dava konusu Cumhurbaşkanı kararının iptali talebinde bulunmuştur. (3) sayılı Üst Kademe Yöneticileri ile Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Atama Usûllerine Dair Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 2. maddesinin 2. fıkrasında; bu kararnameye ekli (I) sayılı cetvelde yer alan kadro, pozisyon ve görevlere Cumhurbaşkanı kararıyla, (II) sayılı cetvelde yer alan kadro, pozisyon ve görevlere Cumhurbaşkanı onayı ile atama yapılacağı belirtilmektedir.  (II) sayılı cetvelde yer alan kadrolara yönelik işlemler, esas itibarıyla, ilgili kararnamede belirtildiği üzere doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı kararıyla değil, ilgili bakanlık veya kamu kurumunun teklifi üzerine Cumhurbaşkanının onayıyla yapılmaktadır. 2575 SK’nun 24. maddesinde, “Cumhurbaşkanı kararlarına” karşı açılacak iptal ve tam yargı davalarının, ilk derece mahkemesi olarak Danıştay’da karara bağlanacağı hükme bağlanmıştır. (II) sayılı cetvelde, “Daimi Temsilci Yardımcıları ile Bakanlık ve Bağlı, İlgili, İlişkili Kuruluşlarının Yurt Dışı Sürekli Görevlerine Atanacaklar” kadrolarına yer verilmektedir. Açıklanan nedenlerle,  ilgili bakanlık veya kamu kurumunun teklifi ve Cumhurbaşkanının onayı ile yapılan atama işlemlerine karşı açılacak davalarda  görevli mahkeme idare mahkemeleridir.

Tarhiyatın Kaldırılması İstemli Davalarda Vergi İnceleme Raporunun ve/veya Vergi Tekniği Raporunun İhbarname ile Tebliğ Edilmemiş Olması Esasa Etkili Olmayıp Yargılamada Giderilebilir

İlk derece mahkemeleri, davacılar hakkında düzenlenen vergi inceleme raporu veya vergi tekniği raporunun ihbarname ekinde tebliğ edilmemesinin esasa etkili bir şekil hatası olduğu ve davacıların savunma hakkını kısıtladığı gerekçesiyle dava konusu cezalı tarhiyatların kaldırılması yolunda kararlar vermiştir. Bu kararlara karşı davalı idare tarafından istinaf isteminde bulunulması üzerine Vergi Dava Dairelerinin, vergi tekniği raporunun tebliğ edilmediği dosyalarda verdiği kararlar ile vergi inceleme raporunun tebliğ edilmediği dosyalarda verdiği kararlar arasında farklılık bulunduğu dosya kapsamı ile sabittir. Vergi Usul Kanunu’nun 108. maddesinde sayılan haller arasında yer almadığından, davacılar adına düzenlenen vergi inceleme raporunun ve/veya vergi tekniği raporunun ihbarname ekinde tebliğ edilmemesi, ihbarnameyi hükümsüz kılacak nitelikte esasa etkili şekil hatası oluşturduğunun kabulüne olanak yoktur. Tarhiyatın dayanağı olan raporun ihbarname ekinde davacıya tebliğ edilmediği ya da dava dosyasına sunulmadığının saptandığı hallerde 2577 SK’nun 20. maddesi ve re’sen araştırma ilkesi uyarınca, yargı mercii tarafından ara kararıyla istenilmesi mümkündür. Açıklanan nedenlerle, davacılar adına yapılan tarhiyatların kaldırılması istemiyle açılan davalarda bölge idare mahkemesi dava daireleri arasındaki karar aykırılığının, davacılar adına düzenlenen vergi inceleme raporunun ve/veya vergi tekniği raporunun ihbarname ekinde tebliğ edilmemesinin esasa etkili bir şekil hatası oluşturmadığı ve hakkaniyete uygun yargılanma hakkını ihlal etmediği yönünde giderilmesine oyçokluğuyla kesin olarak karar verilmiştir.   

Devlet Hizmeti Yükümlüsü Pratisyen Hekimin Sözleşmeli Statüye Geçirilmesi Talebinin Boş Sözleşmeli Hekim Kadrosu Olmadığı İçin Reddi İşleminde Hukuka Aykırılık Yoktur

Davacı; Devlet Hastanesinde kadrolu pratisyen hekim olarak görev yaptığını, 4924 SK kapsamında sözleşmeli statüye geçirilmesi talebiyle yapmış olduğu başvurunun reddine ilişkin işlemin iptaline ve işlem nedeniyle yoksun kaldığı parasal hakların yasal faiziyle birlikte tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. 3359 SK’nun Ek 3. maddesi uyarınca, uzman tabip ve tabiplerin Devlet hizmeti yükümlülüğünü ifa ederken, Devlet memuru veya 4924 SK’ya tabi sözleşmeli statüde görev yapma hususunda tercih hakları bulunmaktadır. 4924 SK’nun dava konusu işlem tarihindeki halinde; sözleşmeli sağlık personeli pozisyon sayısının azami 22.000 olacağı, sözleşmeli personelin istihdam edilecek hizmet birimlerinin Bakanlar Kurulu kararı ile tespit edileceği ve pozisyonların Maliye Bakanlığı tarafından vize edileceği; davalı idarenin, sözleşmeli personel pozisyonlarının hizmet ihtiyaçlarına en uygun şekilde dağılımının sağlanması için gerekli tedbirleri almak ve bu amaçla norm pozisyon sayılarını tespit etmekle görevlendirildiği anlaşılmaktadır. Açıklanan nedenlerle, Devlet hizmeti yükümlüsü pratisyen hekimin sözleşmeli statüye geçirilmesi talebinin boş sözleşmeli hekim kadrosu olmadığı gerekçesiyle reddi yönündeki işlemde hukuka aykırılık bulunamamaktadır.

İthal Edilen Eşyaya İlişkin Gözetim Önlemlerinin Hukuka Aykırı Uygulanması Suretiyle Fazladan Ödenen Vergilerin İadesi İstenebilir

Dava; serbest dolaşıma giriş beyannamesiyle ithal edilen ve gözetim uygulamasına tabi olan ancak gözetim belgesi bulunmayan eşyanın kıymetinin ilgili tebliğde belirtilen kıymete yükseltilerek yurt dışı gider olarak beyanı sonucu fazladan ödenen verginin geri verilmesi istemiyle yapılan başvurunun reddine dair karara vaki itirazın reddi yolundaki işlemin iptali talebine ilişkindir. Gözetim uygulaması başlatılması durumunda, herhangi bir korunma tedbirinden söz edilemez. Bu aşamada, o malın ithalatında herhangi bir kısıtlama, vergi oranında artış, eşik kıymet belirlenmesi veya ek mali yükümlülük uygulaması söz konusu olmamaktadır. Sadece bir malın ithalatında, yerli üreticilerin zarar görmesine sebebiyet verebilecek miktarda artış olup olmadığının belirlenebilmesi için o malın ithal seyrinin izlenmesi amaçlanmakta ve bu amacın gerçekleştirilebilmesi için o malın ithalatında İthalat Genel Müdürlüğünce düzenlenen bir gözetim belgesi ibrazı zorunluluğu getirilmektedir. Gözetim belgesinin ibraz zorunluluğu, o malın belli bir değerin altında kıymetle ithal edilmek istenmesi durumuna münhasır olup gözetim önlemi uygulanmasına karar verilen eşyanın, belirlenen bir kıymetin altında ithal edilmek istenilmesi halinde sadece “gözetim belgesi” ibrazı zorunluluğu getirildiğinden bu zorunluluğa uyulmaması Gümrük Kanunu hükümlerine göre ek tahakkuk yapılmasını gerektirir bir durum değildir. Öte yandan İthalatta Gözetim Uygulanmasına İlişkin Tebliğlerde belirtilen birim kıymet, eşyanın Gümrük Kanunu hükümlerine göre belirlenmiş gerçek satış bedeli değildir. Açıklanan nedenlerle,  ithal edilen eşyaya ilişkin gözetim önlemleri nedeniyle fazladan ödenen vergilerin Gümrük Kanunu’nun 211. maddesi kapsamında iadesi talebinin reddine vaki itirazın reddine dair işlemde hukuka uygunluk bulunmadığı yönünde içtihatlar arasında aykırılığın giderilmesine,  oyçokluğu ile kesin olarak karar verilmiştir.

Eğitsel Gezi, Konferans, Kurs veya Seminerlere Katılan Öğretmen ve Yöneticilerin Ek Ders Ücretinden Yararlanabilmeleri için, Kurs ve Seminerlere Kursiyer Olarak Değil, Yönetici veya Öğretmen Olarak Katılmaları Gerekir

Davacı, katıldığı meslek içi eğitim çalışması nedeniyle kendisine ek ders ücreti ödenmesi için yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlemin iptaline karar verilmesini talep etmiştir. Ek ders ücreti ise, ek ders görevini yerine getiren öğretmenlere emekleri karşılığında ödenen ücrettir. Başka bir anlatımla, “ek ders ücreti”nin amacı, öğretmenlerin mali haklarının iyileştirilmesi değil, eğitim öğretim hizmetinin sürekli ve kesintisiz bir şekilde yürütülmesi amacıyla ayrıca “ek ders görevi”ni yerine getiren öğretmenlerin, bu hizmetlerinin karşılığının verilmesidir. Eğitsel gezi, konferans, kurs veya seminerlere katılan öğretmen ve yöneticilerin ek ders ücretinden yararlanabilmeleri için kurs ve seminerlere kursiyer olarak değil, yönetici veya öğretmen olarak katılmaları gerekir. Dosya içeriğinden, davacının eğitim kursuna yönetici veya öğretmen olarak görevlendirilmeden, “kursiyer” olarak katıldığı anlaşılmaktadır. Ek ders ücretinden yararlanma olanağı bulunmadığından, başvurunun reddine yönelik işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.   

Geçici Personel Statüsünde İstihdam Edilen Devlet Memurları 375 Sayılı KHK’nın Ek 9. Maddesi Kapsamında Değerlendirilemeyeceğinden Ek Ödemeye Hak Kazanamazlar

Davacı, 375 Sayılı KHK’nın Ek-9. maddesi kapsamında kurum çalışanlarına ödenen ek ödemelerden yararlandırılması istemiyle yaptığı başvurunun reddine yönelik işlemin iptali talebinde bulunmuştur. Geçici personel statüsü, belli bir vasıf gerektirmeyen, daha çok bedensel çalışmalara ağırlık veren, başlangıç ve bitişi belli olan, süreli işlerde çalışmayı öngörmektedir. Bu personel, idare ile yaptıkları bir sözleşme uyarınca idare için belirli bir iş yapan kişi konumundadır; yaptıkları iş, geçici veya mevsimlik olup, asli ve sürekli görevlerden de sayılmaz. Geçici personel, Anayasa’nın 128. maddesi kapsamında belirtilen memur ve diğer kamu görevlileri kavramı dışında kalan, sözleşme ile çalıştırılan, işçi de olmayan, kendine özgü istisnai bir istihdam türüdür. Geçici personel statüsünde istihdam edilen devlet memurları 375 Sayılı KHK’nun Ek 9. maddesi kapsamında değerlendirilemeyeceğinden ek ödemeye hak kazanamazlar.    

Limited Şirket Tüzel Kişiliğinden Tahsil Edilemeyen veya Tahsil Edilemeyeceği Anlaşılan Vergi Borcunun Ortaklardan Tahsili İçin Önce Kanuni Temsilci Hakkında Takip Yapılması Koşul Değildir

Talep, limited şirketlere ait vergi borçlarının şirket tüzel kişiliğinden tamamen veya kısmen tahsil edilememesi veya tahsil edilemeyeceğinin anlaşılması durumunda, şirket kanuni temsilcisinden tahsili yoluna gidilmeden şirket ortaklarının takip edilip edilemeyeceği konusunda Danıştay daireleri arasındaki aykırılığın içtihatların birleştirilmesi yolu ile giderilmesi talebine ilişkindir. Tüzel kişilerde, vergi borçları nedeniyle doğan sorumluluk tüzel kişiliğe aittir. Limited şirketin vergi borçları için önce limited şirket tüzel kişiliği aleyhine takip yapılmalı, vergi alacağının şirket malvarlığından tahsil edilememesi veya tahsil edilemeyeceğinin anlaşılması halinde kanuni temsilci veya ortak aleyhine takip yapılmalıdır. Buna göre kanuni temsilcinin ve ortağın sorumluluğu fer’i niteliktedir. Vergi alacağı için şirket tüzel kişiliği aleyhine hiçbir takibat yapılmaksızın doğrudan doğruya kanuni temsilcilere veya ortağa başvurmak mümkün değildir. Limited şirket ortağının sorumluluğu, ortağın şirkete karşı koymayı taahhüt ettiği esas sermaye paylarını ödemeye ilişkindir. Bu durumu sınırlı şahsi sorumluluk olarak tanımlamak mümkün olup, aynı zamanda kusursuz sorumluluk olarak da kabul edilmektedir. Limited şirket tüzel kişiliğinden tahsil edilemeyen veya edilemeyeceği anlaşılan vergi borcunun takip ve tahsiline ilişkin olarak 213 SK’da ve 6183 SK’da, kanuni temsilci ile ortak arasında bir öncelik sıralaması bulunmadığından, limited şirketin vergi borcunun ortaktan tahsili için kanuni temsilci hakkında takip yapılması koşul değildir.

Hacizli Araçların Satışını Yasaklayan Bir Hüküm Yoktur; Araç Hacizli Olarak Satılabilir ve Haciz Şerhi/Şerhleri ile Birlikte Tescil Edilebilir

Davacı,  noter satış sözleşmesi ile dava konusu aracı satın aldıktan sonra eski malikin borçları nedeniyle haciz şerhlerinin işlendiğini, idarece araç üzerinde  bulunan haciz şerhleri nedeniyle aracın  adına tescil işleminin yapılmadığını iddia ederek tescil talebinin reddine  ilişkin idari işlemin iptali talebinde bulunmuştur. Hacizli araçların satışını yasaklayan bir düzenleme bulunmamaktadır. Araç hacizli olarak satılabilir ve haciz şerhi ile birlikte tescil edilebilir. Davacının tescil talep ettiği tarih itibariyle araç üzerindeki hacizlerle birlikte davacı adına trafik tescil kaydının yapılması gerektiğinden, dava konusu işlemin iptaline karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçelerle davanın reddine karar verilmesi isabetsizdir. 

Hiç Kimse Kendisini Suçlayan Bir Beyanda Bulunmaya Zorlanamayacağından İştirak Ettiği, Faillerinden Biri Olduğu Suç ile İlgili Olarak Davacı Emniyet Müdürü “Bildiği veya Gördüğü Bir Suçun İzlenmesi ve Suçlunun Yakalanması İçin Gerekli Girişimde Bulunmamak” Eyleminden Sorumlu Tutulamaz

Dava, emniyet müdürü olarak görev yapan davacının, görev yaptığı dönemde “bildiği veya gördüğü bir suçun izlenmesi ve suçlunun yakalanması için gerekli girişimde bulunmamak” suçunu işlediğinden bahisle Emniyet Teşkilatı Disiplin Tüzüğü’nün 8/14. maddesi uyarınca meslekten çıkarma cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Yüksek Disiplin Kurulu kararının iptali istemine ilişkindir. Anayasa’nın 38. maddesinde, “Hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz.” düzenlemesi bulunmaktadır. Dosya kapsamından; davacının, sadece suçu bilen veya gören kişi konumunda olmadığı, işlenen suçlara iştirak ettiği, yani suçun faillerinden biri olduğu anlaşılmaktadır. Hiç kimse kendisini suçlayan bir beyanda bulunmaya zorlanamayacağından iştirak ettiği suç ile ilgili olarak davacı emniyet müdürünün “bildiği veya gördüğü bir suçun izlenmesi ve suçlunun yakalanması için gerekli girişimde bulunmamak” eyleminden sorumlu tutulamaz. Açıklanan nedenlerle davacıya, iştirak ettiği suçlar nedeniyle, disiplin cezası verilmesinde hukuka uygunluk bulunmamaktadır.   

TBB Meslek Kuralları’nın 27/2. Maddesinde Yer Alan “Bir Avukat Başka Bir Avukata Karşı Asil ya da Vekil Sıfatıyla Takip Edeceği Davayı Kendi Barosuna Bir Yazı ile Bildirir” Kuralı Avukatlık Kanunu’nun 110. Maddesindeki Görevlerle İlgili Olmadığı Gibi Avukatlığın Amacı ile de Bağdaşmaz

Davacı, vekil sıfatıyla bir başka avukata karşı takip ettiği davayı kendi barosuna bir yazı ile bildirmemesi suretiyle gerçekleşen eyleminin Türkiye Barolar Birliği Meslek Kuralları’nın 27/2. maddesine aykırı olduğu  gerekçesiyle uyarı cezası verilmesi üzerine anılan meslek kuralının iptali talebinde bulunmuştur. Avukatlık Kanunu’nun 134. maddesinde; avukatlık onuruna, düzen ve gelenekleri ile meslek kurallarına uymayan eylem ve davranışlarda bulunanlarla, mesleki çalışmada görevlerini yapmayan veya görevinin gerektirdiği dürüstlüğe uygun şekilde davranmayanlar hakkında bu kanunda yazılı disiplin cezalarının uygulanacağı belirtilmiştir. TBB Meslek Kurallarının 27/2. maddesindeki “Bir avukat başka bir avukata karşı asil ya da vekil sıfatıyla takip edeceği davayı kendi barosuna bir yazı ile bildirir.” kuralı Avukatlık Kanunu’nun 110. maddesindeki görevlerle ilgili olmadığı gibi avukatlığın amacı ile de bağdaşmaz. Meslektaşı olan  avukat hakkında açılan ceza davasını katılan vekili olarak takip etmesi nedeniyle bağlı bulunduğu baroya bildirimde bulunma zorunluluğunun bulunmaması karşısında, uyarma cezası verilmesine ilişkin işlemde  hukuka uyarlılık bulunmamaktadır. Açıklanan nedenlerle, uyarma cezasına dayanak teşkil eden Türkiye Barolar Birliği Meslek Kurallarının 27/2. maddesinin iptaline karar verilmelidir. 

İletişimin Denetlenmesinde Elde Edilen ve CMK’nun 135. Maddesindeki Suçlar Kapsamında Bulunmayan Bir Fiile İlişkin Ses Kayıtları Tek Başına Delil Olarak Kullanılamayacağından Hukuka Uygun Başka Delil ve Belgeler Olmaksızın Buna Dayalı Olarak Disiplin Cezası Verilemez

Dava, İlçe Emniyet Müdürü olarak görev yapan davacının, Emniyet Teşkilatı Disiplin Tüzüğü’nün 8/13. maddesinde yer alan “Gizli tutulması zorunlu olan ve görevi ile ilgili bulunan bilgi ve belgeleri görevli veya yetkili olmayan kişilere açıklamak” fiilini işlediğinden bahisle meslekten çıkarma cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin İçişleri Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu kararının iptali istemine ilişkindir. Dava konusu meslekten çıkarma cezasına esas alınan fiilin,  iletişimin tespiti sonucunda elde edilen tapelerden tespit edildiği görüldüğünden, öncelikle bu tapelerin davacıya verilen meslekten çıkarma cezası açısından delil olarak kullanılıp kullanılamayacağı araştırılmalıdır. İletişimin denetlenmesinde elde edilen ve CMK’nun 135. maddesindeki suçlar kapsamında bulunmayan bir fiile ilişkin ses kayıtları tek başına delil olarak kullanılamayacağından hukuka uygun başka delil ve belgeler olmaksızın buna dayalı olarak disiplin cezası verilemez. Disiplin cezasına esas fiil, 135. maddedeki suçlar kapsamında yer almamasına rağmen, sadece tape kayıtlarına dayalı olarak ceza verilmesi hukuka aykırıdır.   

POS Cihazı Kullanıcıları ile Yapılan Sözleşmeye Dayanan Banka Hesaplarına 6183 SK Kapsamında İleriye Yönelik Haciz Uygulanamaz

Dava, 30.6.2007 tarih ve 26568 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 1 Sıra No.’lu Tahsilat Genel Tebliğinin Genel Esaslar başlıklı Birinci Bölümünün Amme Alacaklarının Korunması başlıklı İkinci Kısmının İhtiyati haciz başlıklı II Nolu bölümünün 9’uncu maddesinin son fıkrasında yer alan, «Bankacılık sisteminde, POS cihazı kullanan müşteri ile banka arasında yapılan sözleşmelere dayanan bankalar nezdindeki hesaplar banka ile müşterisi arasında devamlılık arz etmektedir. Dolayısıyla bu hesaplar her zaman için banka nezdinde alacak doğmasına (muhtemel alacak) müsait hesaplar olarak değerlendirildiğinden bu hesaplara ileriye matuf olmak üzere haciz konulması mümkün bulunmaktadır.» şeklindeki kısmının iptali istemine ilişkindir. İleriye yönelik haciz yapılması; 6183 Sayılı Kanunun 79’uncu maddesi uyarınca haczedilecek maaş, ücret, kira, gibi süreklilik ve belirlilik arz eden alacak borç ilişkisi bulunması halinde mümkündür. POS cihazı kullanan asıl amme borçlusu ile davacı banka arasında düzenlenen sözleşmelere dayanılarak açılmış bulunan hesaplar, bu nitelikte bir alacak hakkı sağlamadığından, Tebliğin, dava konusu edilen düzenlemesinde hukuka uyarlık görülmemiştir.

Seçilme Yeterliliğini Ortadan Kaldıracak Nitelikte Suç İşleyen ve Hakkındaki Mahkumiyet Kararı Kesinleşen Köy Muhtarının Görevine Son Verilmesinde Hukuka Aykırılık Yoktur

Köy muhtarı olan davacı, muhtarlık görevinin sona erdirilmesine ilişkin kaymakamlık işleminin iptali ile köy muhtarlık seçimlerinin durdurulmasını talep etmiştir. Köy Kanununa göre, köy muhtarı Devlet memurudur. Muhtarlığa seçilebilmek için kısıtlı olmamak ve kamu hizmetlerinden yasaklı bulunmamak gerekir. Ağır hapis cezasını gerektiren suçtan dolayı kesin olarak hüküm giyenlerin il ve ilçe idare kurulunca görevine son verilir. Somut olayda da davacı hakkındaki ağır hapis cezası kesinleşmiş olduğundan köy muhtarlığı görevini sürdürme koşullarını yitiren davacı hakkında muhtarlık görevine son verilmesi işleminde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.

Re’sen Tarh Edilen Vergi ve Kesilen Cezanın Dayanağı Vergi İnceleme Raporunun İhbarname Ekinde Tebliğ Edilmemiş Olması Savunma Hakkını Kısıtlamaz; İşlemi Geçersiz Kılmaz

Vergi mahkemesi, inceleme raporunun vergi ve ceza ihbarnamesine eklenmemesinin esasa etkili şekil hatası olduğu gerekçesiyle dava konusu tarh ve ceza kesme işleminin iptaline karar vermiştir. İkmalen ve re’sen tarh edilen vergilerin ihbarname ile ilgilisine tebliğ edilmesi gerekir. İhbarname, vergi ve cezanın mükellefe bildirilmesini sağlayan bir yazıdan ibarettir. İhbarname ekinde tarh edilen vergi ve cezanın dayanağı vergi inceleme raporunun tebliğ edilmemiş olması savunma hakkını kısıtlamadığı gibi işlemi de geçersiz kılmaz.

İlköğretim Müfettiş Yardımcılığı İçin 40 Yaş Sınırı Konulması Kamu Yararı ve Hizmet Gereklerine Aykırılık Oluşturmaz

Davacı, ilköğretim müfettiş yardımcılığı için 40 yaş sınırı getiren genelgenin ilgili maddesinin iptalini talep etmiştir. Devlet Memurları Kanunu, memuriyete girişte yaş koşulu olarak sadece alt sınır belirlemiştir. İdareler, hizmetlerin niteliklerini dikkate alarak üst sınır belirleyebilirler. Müfettiş yardımcılığı için 40 yaş sınırı konulması kamu yararı ve hizmet gereklerine aykırılık oluşturmaz. Bu durumda da davanın reddi gerekir.

Kamu Görevlilerince “İlaçlı Stent” Parasının Ödenmemesi Nedeniyle Açılacak Maddi ve Manevi Tazminat Talepli Davalarda 5510 SK’nun Yürürlüğe Girmesinden Önce İşe Başlayanlar İçin Görevli Yargı Yeri İdari Yargı; Kanunun Yürürlüğünden Sonra Başlayanlar İçin ise İş Mahkemeleridir

Dava, kamu görevlisine kalp rahatsızlığı nedeniyle takılan “ilaçlı stent” parasının ödenmemesi nedeniyle maddi ve manevi tazminat talebine ilişkindir. Dosya kapsamından, davacının 657 SK kapsamında öğretmen olarak çalıştığı, 5510 SK’nun yürürlük tarihinden önce, 1982 yılında  Emekli Sandığı Kanunu kapsamında işe başladığı ve sigortalılık ilişkisinin ilk kez 5434 SK ile kurulduğu anlaşılmaktadır. 5510 SK’nun yürürlüğe girmesinden önce memur olarak çalışmakta olanlar, daha önce olduğu üzere 5434 SK hükümlerine tabidir.  Ancak, bu kanunun yürürlüğe girmesinden sonra memur olarak çalışmaya başlayanlar 5510 SK’ya tabidirler. 5510 SK’nun uygulanmasından kaynaklanan uyuşmazlıkların çözümünde iş mahkemeleri görevlidir.  5510 SK’nun yürürlüğe girmesinden önce memur olarak çalışmaya başlayanlar hakkında Sosyal Güvenlik Kurumunca tesis edilen işlem ve eylemler “idari işlem” ve “idari eylem” niteliğini korumaya devam eder. İdari işlemler nedeniyle menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan davaların çözümünde idari yargı görevlidir. Açıklanan nedenlerle, 1982 yılında devlet memuru olarak kamu görevine başlayan davacı tarafından açılan davanın, görüm ve çözümünde idari yargı görevlidir. 

Lisanssız Elektrik Üretimi İçin Yapılan Bağlantı Başvurusunun Reddine İlişkin Elektrik Dağıtım Şirketi İşleminin İptali ve Tazminat İstemiyle Açılan Dava Adli Yargı Yerinde Görülmelidir

Dava, lisanssız elektrik üretimi izni için yapılan bağlantı başvurularının reddine ilişkin davalı elektrik dağıtım şirketi işleminin iptali ve tazminat istemine ilişkindir. Davalı şirket, özel hukuk tüzel kişisidir. Kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel kişilerine karşı dava açılabilir. Davanın açıldığı tarihte davalı olarak gösterilen şirketin kamu tüzel kişisi olmadığı dosya kapsamı ile sabittir. Açıklanan nedenlerle, davanın çözümünde adli yargı görevlidir. Bu durumda, asliye ticaret mahkemesinin başvurusunun reddine karar verilmelidir.

Sigortalının İş Kazası Bildiriminin Yasal Sürede Yapılmadığı Gerekçesiyle 5510 SK’nun 13. ve 21. Maddeleri Uyarınca İşveren İçin Tahakkuk Ettirilen Borcun/Cezanın İptali İstemiyle Açılan Dava Adli Yargı Yerinde Çözümlenmelidir

Dava, sigortalının iş kazası bildiriminin yasal sürede yapılmadığı gerekçesiyle 5510 Sayılı Kanunun 13. ve 21. maddeleri uyarınca işveren aleyhine tahakkuk ettirilen borcun/cezanın iptali talebine ilişkindir. İş kazasının, 13. madde uyarınca, süresinde işveren tarafından kuruma bildirilmemesi halinde, bildirim tarihine kadar geçen süre için sigortalıya ödenecek geçici iş göremezlik ödeneği, kurumca işverenden tahsil edilir. Mevzuat hükümleri ve somut olay birlikte değerlendirildiğinde; davacı şirkette çalışan sigortalının geçirdiği iş kazasının bildirilmesine ilişkin olarak, işverenin ve üçüncü kişilerin sorumluluğu kapsamında tahakkuk ettirilen borçtan kaynaklanan uyuşmazlık konusu düzenlemeler, 5510 Sayılı Kanunda yer almaktadır. Davacı şirket ve adli yargı yerince, dava konusu işlem idari para cezası olarak nitelendirilse de, tahakkuk ettirilen borç, idari para cezası değildir. 5510 Sayılı Kanundan doğan uyuşmazlığın, aynı kanunun 101. maddesi uyarınca adli yargı yerince (iş mahkemesince) çözümlenmesi gerekir.  

İcra Müdürlüğü Görevlilerinin Kusurlarından Doğduğu İddia Edilen Maddi Zararın Tazmini İstenen Davada Görevli Yargı Yeri Adli Yargıdır

Dava, icra müdürlüğü görevlilerinin kusurlarından doğduğu iddia edilen maddi zararın idarece tazmini talebine ilişkindir. Dosya kapsamından, icra müdürlüğü personelinin, ilgili Müftülük tarafından gönderilen borçluya ilişkin bir yazının zamanında sisteme girişini yapmadığı, ihmali davranışı ile borçlunun emekli ikramiyesine haciz yapılamaması sebebiyle davacının zarara uğradığı anlaşılmaktadır. İcra ve İflas Kanunu’nun uygulanmasına ilişkin olarak kamu görevlilerinin işlemlerinden doğduğu iddia edilen zararın tazmini istemiyle açılan dava, davalılardan Adalet Bakanlığı bakımından adli yargı yerinde çözümlenmesi gerekir. Davanın çözümünde adli yargı görevli olduğundan idare mahkemesinin görevlilik kararının kaldırılması gerekir.   

Belediyenin Yaptığı İstinat Duvarının Park Halindeki Aracın Üzerine Yıkılması Nedeniyle Uğranılan Maddi Zararın Tazmini İstemiyle Açılan Dava İdari Yargıda Görülmelidir

Dava, istinat duvarının, park halindeki aracın üzerine yıkılması sonucu uğranılan maddi zararın tazmini talebine ilişkindir. İdarenin yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak, kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları muhtel olanlar tarafından açılacak davaların görüm ve çözümünün, tam yargı davaları kapsamında  idari yargı yerine ait olduğu yerleşik yargısal içtihatlarla kabul edilmiş bulunmaktadır. Kamu hizmetinin yöntemine ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin; kamu yararına uygun şekilde işletilip işletilmediğinin; hizmet kusuru ya da başka bir nedenle idarenin sorumluluğu bulunup bulunmadığının yargısal denetimi, tam yargı davası kapsamında idari yargı yerlerine aittir. Davanın çözümünde idari yargı görevli olduğundan idare mahkemesinin görevli yargı yerinin belirlenmesi talebinin reddi gerekir. 

Devlet Hastanesinde Sağlık Hizmetinin Yürütülmesi Sırasında Doğduğu İddia Edilen Zararın Tazmini İstemiyle Açılan Dava İdari Yargı Yerinde Görülmelidir

Davacılar, Devlet Hastanesinde yapılan yanlış tedavi sonucunda sol elinde serçe ve yüzük parmağında işlev kaybı olduğunu, omzundaki sinirlerin ve kasların zedelendiğini, dirseğinin de tam olarak açılıp kapanmadığını ileri sürerek uğradığı maddi ve manevi zararların tazmini talebinde bulunmuştur. İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür. Davacılar, Sağlık Bakanlığına bağlı hastanede görev yapan sağlık çalışanlarının sağlık hizmetini gereği gibi yürütmediğini, dolayısıyla idarenin doğan zarardan hizmet kusuru ilkesi uyarınca sorumlu olduğunu ileri sürmüşlerdir. Hastanenin kamu hizmetini yürüttüğü sırada kişilere verdiği zararın tazmini istemiyle açılan bu davada, kamu hizmetinin yöntemine ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediği, hizmet kusuru veya başka nedenle idarenin sorumlu olup olmadığı araştırılmalıdır. Bu hususların saptanması ise İdare Hukuku ilkelerine göre yapılabileceğinden, uyuşmazlığın çözümünde idari yargı yerleri görevlidir.

İlköğretim Okulunda Öğretmen Olan Davacının Kurum Yöneticisi Tarafından Kişilik Haklarına Saldırıda Bulunulduğu İddiasıyla Açtığı Manevi Tazminat Talepli Dava İdare Hukuku İlkeleri Kapsamında İdari Yargı Yerinde Görülmelidir

Dava, ilköğretim okulunda beden eğitimi öğretmeni olarak görev yapan davacının, kurum yöneticisi tarafından kişilik haklarına saldırı nedeniyle oluşan zarara dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir. Uyuşmazlık konusu olayda, davacının gıyabında kendisi hakkında olumsuz söz ve davranışlar uygulamak suretiyle mağduriyetine neden olduğu belirtilen kamu görevlisinin görevini yaparken kusurlu davranışta bulunmasının hizmet kusuru mu yoksa kişisel kusur mu olacağının ortaya konulması gerekmektedir. Davalı idare bünyesinde görev yapan davacı,  kamu idaresinin denetim ve kontrolü altındaki kamu görevlisinin tutum ve davranışları nedeniyle maruz kaldığını iddia ettiği uygulamalar, kamu görevlisinin görevinden ayrılmayan bir nitelik arz etmektedir. Somut olayda, hizmet kusurunun şahsi kusurdan net bir şekilde ayrılmadığı dosya kapsamı ile sabittir. İdarenin hizmet kusuru ya da başka nedenle idari sorumluluğunun bulunup bulunmadığı, İdare Hukuku ilkeleri çerçevesinde yapılacak yargısal denetim sonucunda ortaya çıkacaktır. Bu nedenle uyuşmazlığın çözümünde idari yargı görevlidir.  

Yasa Dışı Taşımacılık Yapıldığı Gerekçesi ile 2918 SK’nun Ek-2. Maddesi Uyarınca Verilen İdari Para Cezasının İptali İstemiyle Açılan Dava Adli Yargı Yerinde Görülmelidir

Davacı, yasa dışı taşımacılık yapıldığı gerekçesiyle 2918 Sayılı Kanunun Ek 2. maddesi  uyarınca verilen idari para cezasının kaldırılması talebinde bulunmuştur. Dava konusu  trafik para cezası, 5326 Sayılı Kanunun 16. maddesinde belirtilen idari yaptırım türlerinden biridir. Karayolları Trafik Kanunu’nda da bu para cezasına itiraz konusunda görevli mahkeme gösterilmemiştir. Kabahatler Kanunu’nun 3. maddesi uyarınca, bu kanunun idari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanır; diğer kanunlarda görevli mahkemenin gösterilmesi durumunda ise uygulanmaz.  Açıklanan nedenlerle, idari para cezasının iptali istemiyle açılan davanın çözümünde adli yargı yeri görevlidir. Bu durumda, sulh ceza hakimliğinin görevsizlik kararının kaldırılmasına karar verilmelidir. 

Davacının Belediyeye Verdiği Dilekçeye Karşı Verilen Cevabi Yazıda Kişilik Haklarına Saldırıda Bulunulduğu İddiasıyla Manevi Tazminat İstemiyle Açtığı Dava İdare Hukuku İlkeleri Kapsamında İdari Yargıda Görülmelidir

Davacı, müdürü olduğu şirket adına, davalı belediyeye ait otelin ihalesiyle ilgili olarak bazı taleplerinin karşılanması istemiyle yazdığı dilekçeye karşılık verilen cevabi yazıda kişilik haklarına saldırıldığı iddiasıyla manevi tazminat isteminde bulunmuştur. Kamu görevlilerinin kusur, ihmal ve hatalarından dolayı kamu hizmetinin yerine getirildiği sırada kişilerin zarar görmesi halinde meydana gelen kusur, hizmet kusurunu oluşturur. Kamu görevlisinin, hizmetle ilgili olmak üzere tutum ve davranışının bir kişiye zarar vermesi halinde bu durum, aynı zamanda yönetimin, gözetim ve iyi eleman seçme yükümlülüğünü yerine getirilmemesi nedeniyle hizmet kusuru sayılmalı ve bu nedenle açılacak dava idareye yöneltilmelidir. Davacının uğradığını iddia ettiği manevi zararı doğuran olay ile idarece yürütülen görev arasında doğrudan ve güçlü bir ilişkinin söz konusu olduğundan uyuşmazlığın İdare Hukuku ilkeleri kapsamında idari yargıda çözümlenmesi gerekir.  

Devlet Memurluğundan Emekli Olduktan Sonra Sözleşmeli Personel Olarak Çalışmaya Devam Eden Davacıya Emekli Aylıklarının Yersiz Ödendiği Gerekçesi ile Tesis Edilen Borç Tahakkuku İşleminin İptali İstemiyle Açılan Dava İdari Yargı Yerinde Görülmelidir

Davacı, devlet memuru olarak çalışmaktayken emekliye ayrılıp daha sonra sözleşmeli personel olarak çalışmaya devam ettiğini ileri sürerek emekli maaşlarının yersiz ödendiği gerekçesiyle yapılan borç tahakkuku işleminin iptali isteminde bulunmuştur. 5510 Sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden önce iştirakçi sıfatıyla çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli sıfatıyla 5434 Sayılı Kanuna göre emekli, dul ve yetim aylığı almakta olanlar ve ayrıca memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride emekliliğe hak kazanacaklar yönünden Sosyal Güvenlik Kurumunca tesis edilen işlem ve yapacağı muameleler “idari işlem” ve “idari eylem” niteliğini korumaya devam eder. 5754 Sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce devredilen Emekli Sandığı Genel Müdürlüğünden 5434 Sayılı Kanun kapsamında aylık alan davacı tarafından, yeniden göreve girdiği için aylıklarının kesilerek yersiz almış olduğu aylıklarının adına borç çıkarılması işleminin iptali istemiyle açılan davanın, görüm ve çözümünde idari yargı yeri görevlidir. Davanın çözümünde idari yargı görevli olduğundan idare mahkemesinin görevli yargı yerinin belirlenmesi talebinin reddine karar verilmelidir. 

İhtiyati Tedbir Kararı Ancak Davalının Uyuşmazlık Konusu Olan Malvarlığı Değerleri Hakkında Verilebilir; Konusu Para Alacağı Olan Davalarda İhtiyati Tedbir Kararı Verilemez, Bu Halde Koşulları Varsa İİK’na Göre İhtiyati Haciz Kararı Verilebilir

Dava, icra takibine yönelik itirazın iptali istemine ilişkindir. Dosya içeriğinden, dava süresince davalının malvarlığı üzerine ihtiyati tedbir konulması talebinde bulunulduğu anlaşılmaktadır. HMK uyarınca, ihtiyati tedbir kararı ancak davalının uyuşmazlık konusu olan malvarlığı değerleri hakkında verilebilir. Konusu para alacağı olan davalarda ihtiyati tedbir kararı verilemez, bu halde ancak koşulları varsa İİK’ya göre ihtiyati haciz kararı verilebilir. Somut olayda, sözleşmeye dayalı başlatılan icra takibine yönelik itirazın iptali talebiyle dava açıldığı, dolayısıyla davalının malvarlığı ile 3. kişilerdeki hak ve alacaklarının işbu davanın konusunu teşkil etmediği açıktır. Tedbir konulması talep edilen taşınmaz ve taşınır malların eldeki davada uyuşmazlık konusu olmadığı gerekçesiyle yerel mahkemece ihtiyati tedbir isteminin reddine karar verilmesi usul ve yasaya uygundur. 

Trafik Kazasında Yaralanma Nedeniyle Tazminat – Dava Şartı Olan Sigorta Şirketine Başvuru Yapılmadan Dava Açılmış Olması Tamamlanabilecek Bir Eksikliktir; Kesin Süre Verilerek Sonucuna Göre Karar Verilmelidir

Davacı vekili, trafik kazasında yaralanma nedeniyle müvekkilinin sürekli malul duruma düştüğünü iddia ederek maddi zararların davalı sigorta şirketinden tahsilini talep etmiştir. 2918 SK’nun 97. maddesinde 6704 SK’nun 5. maddesiyle değişiklik yapılarak, zarar görenin, dava yoluna gitmeden önce ilgili sigorta kuruluşuna yazılı başvuruda bulunması gerektiği düzenlenmiştir. Aynı değişiklikle sigorta kuruluşunun başvuru tarihinden itibaren en geç 15 gün içinde başvuruyu yazılı olarak cevaplamaması veya verilen cevabın talebi karşılamadığına ilişkin uyuşmazlık olması halinde, zarar gören dava açabileceği veya 5684 SK çerçevesinde tahkime başvurabileceği belirtilmiştir. Yasal değişiklikle birlikte, artık mahkemede dava açılmadan önce ilgili sigorta kuruluşuna yazılı olarak başvuru yapılması zorunlu hale getirilmiştir. KTK’nun 97. maddesi ile getirilen başvuru koşulu tamamlanabilir bir dava şartı niteliğinde olduğundan bu dava şartı yerine getirilmeksizin dava açılması halinde, eksikliği gidermesi için kesin süre verilmelidir.

Katılma Yoluyla İstinaf – İstinafa Başvuranın Talebi Feragat veya BAM Tarafından Esasa Girilmeden Reddedilmesi Halinde Katılma Yoluyla İstinaf Talebinin de Reddi Gerekir

Davacı; davalıya borçlu olmadığının tespitine, takibin iptaline ve davalının icra inkar tazminatına mahkumiyetine karar verilmesini talep etmiştir. 6100 SK’nun 348/2. maddesi uyarınca; istinaf yoluna başvuran bu talebinden feragat eder veya talebi bölge adliye mahkemesi tarafından esasa girilmeden reddedilirse, katılma yolu ile istinaf talebi de reddedilir. İlk derece mahkemesince davalı tarafın istinaf talebinden vazgeçmiş sayılmasına karar verdiği ve kararın istinafa başvurulmaksızın kesinleştiği dikkate alındığında, katılma yolu ile istinaf başvurusunda bulunan davacı tarafın istinaf başvurusunun da HMK’nun 348/2. maddesi gereğince usulden reddine karar verilmesi gerekir.

Çek Keşidecisinin Zayi Nedeniyle İptal Davası Açma Hakkı Yoktur; Kıymetli Evrakın Zayi Nedeniyle İptalini Senede Göre Hak Sahibi Olan Hamil İsteyebilir

Davacı; dava dilekçesinde ayrıntıları belirtilen çekinin kaybolduğunu, 3. kişiler tarafından kullanılma riski bulunması nedeniyle çeke ödeme yasağı konularak iptaline karar verilmesini talep etmiştir. Zayi nedeniyle kıymetli evrakın iptalini isteme hakkı, senet üzerinde hak sahibi bulunan hamile aittir. Çek keşidecisinin zayi nedeniyle iptal davası açma hakkı yoktur. Keşidecinin iptal kararı almakta hiçbir hukuki yararı bulunmamaktadır. Davacı keşidecinin, hamil adına bu davayı açma yetkisi, yani davayı takip yetkisi de yoktur. Davacının dava açmakta hukuki yararının bulunması, dava şartıdır. Dosya kapsamından, davacının keşideci olduğu anlaşılmaktadır. Açıklanan nedenlerle, aktif husumet ehliyeti yokluğundan davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya uygundur.

Dava Açıldığı Anda Haklı Durumda Olan Ancak Sonradan Yargılama Sırasındaki Yasa Değişikliği ile Haksız Duruma Düşen Taraf Aleyhine Yargılama Giderleri ve Dolayısı ile Vekalet Ücretine Karar Verilemez

Dava, aboneden tahsil edilen kayıp kaçak ve diğer bir kısım bedellerin haksız tahsil edildiği iddiasına dayalı istirdat talebine ilişkindir. Dava açıldığı anda haklı durumda olan ancak sonradan yürürlüğe giren yasa değişikliği sonucu haksız duruma düşen taraf aleyhine yargılama giderleri ve dolayısıyla vekalet ücreti kararı verilemez. Dosya kapsamından, dava tarihi itibariyle davacının dava açmakta haklı olduğu anlaşılmaktadır. Yasa değişikliği sebebiyle karar verildiği dikkate alınarak, davalı taraf lehine yargılama giderleri ve vekalet ücretine hükmedilmesi mümkün olmadığından, davalı tarafın istinaf talebinin reddi gerekmektedir.

Şirket Yönetim Kurulu Üyeleri Hakkında Sorumluluk Davasının Şirket Merkezinin Bulunduğu Yerde Açılabileceğine İlişkin Hüküm Bir Kesin Yetki Kuralı Değildir

Davacı; pay sahibi olduğu dava dışı şirkette davalıların yönetim kurulu üyesi olduklarını, davalıların, şirketin içini boşaltarak zarara uğrattıklarını, bu hususun denetim raporu ile sabit olduğunu, şirketin borsada işleme kapatıldığını iddia ederek maddi tazminatın davalılardan müteselsilen tahsilini talep etmiştir.  Dava, TTK’nun 553. maddesine dayalı şirket yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğuna ilişkindir. Şirket yönetim kurulu üyeleri hakkında sorumluluk davasının şirket merkezinin bulunduğu yerde açılabileceğine ilişkin hüküm bir kesin yetki kuralı değildir. Şirket merkezinin bulunduğu yer mahkemesinin kesin yetkili olduğu gerekçesiyle davanın dava şartı yokluğundan usulden reddine karar verilmesi hatalı ise de davalılar vekilince süresi içinde ilk itiraz olarak yetki itirazında bulunmaları nedeniyle mahkemece verilen karar sonucu itibariyle doğrudur.

Yasada Sayılan Mücbir Sebepler Kapsamında Olmayan “Taşınma” Sırasında Kaybolduğu Bildirilen Ticari Defter İçin Zayi Belgesi Verilmesi İstenemez

Dava; TTK.’nın 82. maddesine dayalı zayi belgesi verilmesi istemine ilişkindir. Bir tacirin saklamakla yükümlü olduğu defterler ve belgeler; yangın, su baskını veya yer sarsıntısı gibi bir afet veya hırsızlık sebebiyle ve kanuni saklama süresi içinde zıyaa uğrarsa tacir, zıyaı öğrendiği tarihten itibaren onbeş gün içinde ticari işletmesinin bulunduğu yer yetkili mahkemesinden hasımsız olarak açacağı dava ile kendisine bir belge verilmesini isteyebilir. Tacirin yasal düzenleme uyarınca zayi belgesi talep edebilmesi için bir taraftan defterlerin ve belgelerin korunması amacı ile gereken dikkat ve ihtimamı göstermiş bulunması, diğer taraftan da ziyaa uğramanın onun iradesi dışında elinde olmayan bir neden ile meydana gelmiş olması gerekmektedir. Yasada sayılan mücbir sebepler kapsamında olmayan “taşınma” sırasında kaybolduğu bildirilen ticari defter için zayi belgesi verilmesi istenemez. Somut olayda davacı, taşınma sırasında ticari defterlerin kaybolduğunu iddia etmiştir. Bu durumda, davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya uygundur. 

Trafik Kazası Nedeniyle Rücuen Tazminat – Sigorta Tazminatını Ödeyen Sigortacı Sigortalının Yerine Geçer; Zarar Nedeniyle Sigortalının Sorumlulara Karşı Dava Hakkı Var ise Bu Hak da Tazmin Ettiği Bedel Kadar Sigortacıya İntikal Eder

Davacı sigorta şirketi, trafik kazası nedeniyle rücuen tazminat isteminde bulunmuştur.  TTK’nun 1301. maddesine göre, sigorta tazminatını ödeyen  sigortacı sigortalının yerine geçer. Sigortalının, gerçekleşen zarardan dolayı sorumlulara karşı dava hakkı var ise, bu hak tazmin ettiği bedel kadar sigortacıya intikal eder. Bu doğrultuda davacı sigorta şirketi, sigortalısına ödediği tazminat bedelini kusurlu olan araç sürücüsü ve işleteninden rücuen talep edebilir. Dosya kapsamından, sigortalı araçta meydana gelen maddi hasar nedeniyle  aracın perte çıktığı, sigortalıya ödeme yapıldığı, ödeme nedeniyle kusur oranında kazaya karışan araç sahibinden ve  sigorta şirketinden ödenen bedellerin rücuan tahsili amacıyla icra takibi başlatıldığı anlaşılmaktadır. Davacı şirketin rücu hakkı olduğundan, davalının bu yöndeki istinaf sebebi yerinde değildir.

Ara Kararı ile Verilen İhtiyati Tedbir Kararına Karşı Yapılan İstinaf Başvurusu İhtiyati Tedbire İtiraz Niteliğinde Olup Duruşmalı İnceleme ile Bir Karar Verilmelidir

Dava; ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz talepli gayrimenkul satış sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil, olmadığı taktirde taşınmaz bedelinin tahsili istemine ilişkindir. Davacının ihtiyati tedbir talebinin kabulüne karar verilmiştir. HMK’nun 341. maddesi uyarınca, ilk derece mahkemelerinden verilen nihai kararlar ile ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz taleplerinin reddi ve bu taleplerin kabulü halinde itiraz üzerine verilecek kararlara karşı istinaf yoluna başvurulabilir. Ara kararı ile verilen ihtiyati tedbir kararına karşı yapılan istinaf başvurusu, ihtiyati tedbire itiraz niteliğinde olup duruşmalı inceleme ile karar verilmelidir.  Somut olayda, mahkemece verilen ihtiyati tedbir kararına karşı  doğrudan istinaf kanun yoluna başvurulmuştur. İstinaf dilekçesi, tedbire itiraz dilekçesi olarak kabul edilerek duruşmalı inceleme ile karar verilmelidir. Duruşma yapılmadan dosyanın istinaf incelemesi için gönderilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

İhtiyati Haciz Kararı Verilebilmesi İçin “Yaklaşık İspat” Yeterli Olduğundan Alacağın Yargılamayı Gerektirdiği Gerekçesi ile Talebin Reddi Usul ve Kanuna Aykırıdır

Dava, kat karşılığı inşaat sözleşmesine dayalı tapu iptal ve tescil, bu mümkün olmazsa tazminat talebine ilişkindir. Dosya kapsamından, davalı adına kayıtlı taşınmaz malların üzerine ihtiyati haciz veya tedbir konulmasının talep edildiği anlaşılmaktadır. İhtiyati haciz istenebilmesi için alacağın vadesinin gelmesi ve rehinle temin edilmemiş olması yeterlidir. İhtiyati hacze konu alacağın kesin olarak ispatı gerekmeyip, yaklaşık ispat yeterli kabul edilmektedir. İhtiyati haciz isteyen vekili, ihtiyati haciz talebine dayanak olarak noterde düzenlenen sözleşmeyi delil olarak bildirmiştir. İhtiyati haciz talebinin kabulüne karar verilmesi gerekirken, alacağın yargılamayı gerektirdiği gerekçesiyle ihtiyati haciz talebinin reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bir Davada Hem Görev Hem de Yetki Hususu İncelenecekse Öncelikle Görev Hususu Karara Bağlanmalıdır; Yetki İtirazı ise Görevli Mahkemece Değerlendirilmelidir

Davacı, davalı bankanın vermiş olduğu kredi karşılığında aile konutu olarak kullanılan taşınmaz üzerine ipotek konulduğunu, ancak ipotek tesis edilirken kendisinin muvafakatının alınmadığını iddia ederek ipoteğin kaldırılması talebinde bulunmuştur. Davalı banka vekili, öncelikle görev ve yetki itirazının kabulüne, bu talebin reddi halinde davanın esastan reddine karar verilmesini talep etmiştir. Bir davada hem görev hem de yetki itirazı incelenecekse öncelikle görev hususu karara bağlanmalıdır. Yetki itirazı ise görevli mahkemece değerlendirilmelidir. Davanın çözümünde aile mahkemesi görevli olduğundan görevsizlik nedeniyle dava dilekçesinin reddine, karar kesinleştiğinde ve talep halinde dosyanın görevli aile mahkemesine gönderilmesine; yetki itirazının görevli mahkemece değerlendirilmesine karar verilmelidir.

Cevap Dilekçesinin Islahı Suretiyle Zamanaşımı Def’inde Bulunulamaz

Dava, itirazın iptali talebine ilişkindir. Davalı, davaya cevap vermek zorunda değildir. Davanın cevapsız bırakılması ya da süresi içinde cevap dilekçesi verilmemesi halinde davalı, dava dilekçesinde ileri sürdüğü vakıaların tamamını inkar etmiş sayılır. Ancak, bu inkarın zamanaşımı def’ini de kapsadığı söylenemez. Ayrıca, davalının süresinden sonra yaptığı usuli işlemini ıslah ederek zamanaşımı def’inde bulunabileceğini kabul etmek ıslah ile kaçırılmış olan sürenin geri getirilmesi sonucunu doğuracaktır. Oysa ki, kanun ile belirlenen süreler kesindir. Islah, kaçırılmış olan süreleri geri getiren bir yol değildir. Davacının cevap dilekçesi sunmadığı, daha sonra ıslahla zamanaşımı definde bulunduğu, davacı tarafın ise buna açık bir muvafakatının bulunmadığı dosya kapsamı ile sabittir. Davalının geçerli bir zamanaşımı defi olmamasına rağmen mahkemece geçerli kabul edilerek davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

İhtiyati Tedbir Talebinin Reddi veya Kabulü Kararlarına İtiraz Üzerine Verilecek Kararlara Karşı İstinaf Yoluna Gidilebilir; İhtiyati Tedbir Kararlarına Karşı İtirazlar İlk Derece Mahkemesince İncelenir

Davacı vekili; müvekkiline ait marka taklit edilmek suretiyle davalı tarafından üretilen dava konusu markalı ürünlerin tespit yapılan ve dilekçede adresi belirtilen depodan toplatılması, davalının üretim ve satışının durdurulması ve önlenmesi, gümrüklerden girişinin yasaklanması,  her türlü reklam ve tanıtım evrakının toplatılması ve internet sitesinden kaldırılması yönünde ihtiyati tedbir kararı verilmesini talep etmiştir. HMK ‘nun 341. maddesi uyarınca;  ihtiyati tedbir talebinin reddi ile ihtiyati tedbir talebinin kabulü halinde, itiraz üzerine verilecek karara karşı istinaf yoluna gidilebilir. İhtiyati tedbir talebinin kabulüne yönelik kararlara karşı yapılacak itirazları inceleme yetkisi ilk derece mahkemesine aittir. Açıklanan nedenlerle, aleyhine tedbir kararı verilen tarafın istinaf başvurusunun usulden reddine karar verilmelidir. 

Alacak Konusunda Kanaat Verici İçerikte Olması Koşuluyla Kesinleşmiş Bir Tenfiz Kararı Olmaksızın Yabancı Mahkeme Kararına Dayalı Olarak İhtiyati Haciz Kararı Verilebilir

Davacı, ihtiyati haciz red kararının kaldırılarak ihtiyati haciz kararı verilmesini talep etmiştir. Yabancı mahkemeden verilen bir ilamın Türkiye’de icra edilebilmesi için söz konusu mahkeme kararının tenfizi ve bu tenfiz kararının kesinleşmesi gerekir. Yabancı mahkeme kararına dayalı olarak ihtiyati haciz kararı verilebilmesi için söz konusu yabancı mahkeme kararının tenfizi ve bu tenfiz kararının kesinleşmesi ya da tanınmış olması gerekmemekle birlikte, ihtiyati haciz şartlarının bulunup bulunmadığı İİK’nun 257. madde kapsamında değerlendirilmelidir. Alacak konusunda kanaat verici içerikte olması koşuluyla kesinleşmiş bir tenfiz kararı olmaksızın yabancı mahkeme kararına dayalı olarak ihtiyati haciz kararı verilebilir. Yabancı mahkeme içeriği dikkate alındığında, alacak konusunda kanaat verici içerikte olmasına rağmen ihtiyati haciz talebinin reddi hatalıdır.   

İcra Takibinden Önce Açılan Menfi Tespit Davasında Verilen İhtiyati Tedbir Kararı İcra Takibini ve İcra İşlemlerini Durdurur; İhtiyati Haciz Kararı Bir İcra İşlemi Olmadığından İhtiyati Hacze Engel Oluşturmaz

Davacı, ihtiyati haciz talebinin kabul edildiğini, ancak daha sonra davaya konu çek ile ilgili menfi tespit davası açıldığı ve ihtiyati tedbir kararı verildiği gerekçesiyle ihtiyati haciz kararının iptaline karar verdiğini iddia ederek ihtiyati haciz kararının iptaline ilişkin kararının kaldırılmasını talep etmiştir. İcra takibinden önce açılan menfi tespit davasında verilen ihtiyati tedbir kararı, icra takibini ve icra işlemlerini durdurur. Ancak ihtiyati haciz bir icra işlemi olmadığından, ihtiyati hacze engel oluşturmaz.  İhtiyati haciz ve icra takibi ayrı ayrı hukuki sonuçlar doğurur. İhtiyati haciz icra takip işlemi olmayıp yapılacak icra takibinden veya açılacak davadan önce uygulanan ve HMK’nun 101. maddesinde  düzenlenen ihtiyati tedbir benzeri daha etkili bir tedbir işlemi olduğundan İİK’nun 289. maddesinde öngörülen takip yasağından sayılmaz. Menfi tespit davasında verilen tedbir kararının, ihtiyati haciz kararını engeller mahiyette bulunmadığı, tedbir kararının icra takibi ve icra işlemlerini durduracağı dikkate  alınarak ihtiyati haciz talep edenin istinaf talebinin kabulüne ve ihtiyati haciz kararının iptaline ilişkin kararın kaldırılmasına karar verilmelidir.

Finansal Kiralama Sözleşmesinin Feshinin Tespiti ve Malların İadesi Talepli Dava Önce Arabulucuya Başvuru Şartına Tabi Değildir

Davacı, finansal kiralama sözleşmesinin feshinin tespiti ve finansal kiralama konusu malların iadesi talebinde bulunmuştur. 6102 SK’nun 5/A maddesi “ ….. ticari davalardan, konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat talepleri hakkında dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır.” şeklindedir. Eldeki davanın konusunun bir miktar paranın ödenmesine ilişkin alacak ve tazminat olmadığı göz önünde tutulduğunda, ilk derece  mahkemesinin arabulucuya başvurulmadığı gerekçesiyle dava şartı yokluğundan usulden red kararı vermesi hatalıdır.  

İcra Dosyasına Tehiri İcra Talebiyle Yatırılan Paranın Nemalandırılması İstenebilir

Davacı borçlu; icra takibinin dayanağı olan ilamı tehiri icra talepli temyiz ettiğini, dosya borcunu yatırıp mehil vesikası aldıklarını, yatırdıkları paranın nemalandırılmasının müdürlükten istenildiğini, ancak taleplerinin reddedildiğini belirterek şikayet yoluyla icra müdürlüğü kararının kaldırılmasını talep etmiştir. İİK’nun 134. maddesinde, ihale bedelinin nemaları ile birlikte hak sahiplerine ödeneceği belirtilmiştir. İİK’ da yatırılan diğer paraların nemalandırılıp nemalandırılmayacağına dair açıkça yasal bir düzenleme bulunmamaktadır. Ancak nemalandırılmamasını gerektirir yasal bir engel de mevcut değildir. İcra dosyasına tehiri icra talebiyle yatırılan paranın nemalandırılması, hem alacaklının hem de borçlunun menfaatinedir. Açıklanan nedenlerle, icra mahkemesince şikayetin reddine karar verilmesi hatalıdır.   

İhtiyati Tedbire İtiraz İncelemesi Taraflar Davet Edilerek Duruşmalı Yapılmalıdır; Dosya Üzerinden Karar Verilemez

Davacı, FSEK’den doğan haklara tecavüzün tespiti, ref’i, men’i ile maddi ve manevi tazminat isteminde bulunmuştur. Uyuşmazlık, ihtiyati tedbir kararına yapılan itirazın reddi kararına yöneliktir. İhtiyati tedbire itiraz edilmesi halinde ilgililer dinlenmek üzere davet edilmeli, gelmedikleri takdirde dosya üzerinde inceleme yapılarak karar verilmelidir. Davalı tarafından yapılan itirazın duruşma açılmaksızın, dosya üzerinden yapılan inceleme sonucu karara bağlanması usul ve yasaya aykırıdır.

Herhangi Bir Coğrafi Sınır Olmaksızın İşçinin İki Yıl Aynı Sektörde Başka İşyerinde Çalışamayacağına, Aksi Halde Cezai Şart Ödeyeceğine İlişkin İş Sözleşmesi Hükmü İşçinin Ekonomik Geleceğini Tehlikeye Düşürecek Bir “Kelepçeleme” Sözleşmesi Olduğundan Geçersizdir

Davacı işveren vekili; müvekkili firmanın kamu ve özel kuruluşlara otomasyon sistemleri dizaynı, temini ve kurulumu hizmeti ile gerekli yazılım sistemlerinin kurulumu hizmeti verdiğini, davalının iş akdinin haklı nedenle feshedildiğini, davalının müvekkili firmanın en önemli müşterisi olan  şirkette mühendislik bölümünde dizayn mühendisi olarak çalışmaya başladığını, davalının bu firmada göreve başlamasından sonra en önemli müşterisi ile iş ilişkisinin sona erdiğini ve müvekkilinin ekonomik zarara uğradığını iddia ederek davalının hizmet sözleşmesinde belirtilen rekabet yasağına aykırı hareket ettiğini belirterek maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Taraflar arasındaki iş sözleşmesinde, herhangi bir coğrafi sınır olmaksızın 2 yıl süre ile işçinin aynı sektörde çalışamayacağı belirtilmektedir. Davalının sözleşmenin sona ermesinden sonra herhangi bir coğrafi sınır belirlemeksizin 2 yıl süre ile aynı alanda faaliyet gösteren bir başka şirkette çalışamayacağına, aksi halde cezasi şart ödeneceğine ilişkin iş sözleşmesi hükmü, işçinin ekonomik özgürlüğünü tehlikeye düşürecek “kelepçeleme” sözleşmesi niteliğinde olduğundan geçersizdir.   

Somut Sebep ve Gerekçe İçermeyen İstinaf Talebi Reddedilir

Davacı vekili, kambiyo senetlerine mahsus yolla başlatılan icra takibinde; senetteki imzanın müvekkiline ait olmadığını, senetteki imza inkar edildiğinde bu konuda karar verilinceye kadar o senedin işleme alınamayacağını, bu nedenle takibin geçici olarak durdurulmasını ve yargılama sonunda ise takibin iptalini talep etmiştir. HMK’nun 355. maddesi uyarınca; istinaf incelemesi, istinaf dilekçesinde belirtilen sebepler ile sınırlı olarak yapılır. Ancak kamu düzenine aykırılık görüldüğü takdirde bu husus re’sen dikkate alınır. Gerekçe ve sebep içermeyen istinaf dilekçesi, görülebilirlik şartından yoksundur.  Somut sebep ve gerekçe içermeyen istinaf talebinin reddi gerekir. Dosya içeriğinden, davalı vekilinin sure tutum dilekçesi verdiği, ilamın tebliğinden sonra ayrıntılı istinaf dilekçesi sunulmadığı anlaşılmaktadır. Görülebilirlik koşullarına haiz olmayan istinaf dilekçesinin reddi gerekir.

• TÜRKİYE’DE BULUNAN SURİYELİ SIĞINMACILARIN HUKUKSAL DURUMLARI-STATÜLERİ

• KONUT FİNANSMANI KURULUŞU

• KARAR İNCELEMESİ

• PANDEMİ SÜRECİNDE TÜRK TOPLU İŞ HUKUKUNDA YAŞANAN GELİŞMELER

• İDARİ YARGIDA, İMAR HUKUKU ALANINDA HAK ARAMA ÖZGÜRLÜĞÜNÜ ENGELLEYEN DÜZENLEME, YORUM VE UYGULAMALAR

• PANDEMİ SÜRECİNDE BİREYSEL İŞ HUKUKU ALANINDAKİ GELİŞMELER

• MUKAYESELİ HUKUKTA ŞİRKETLER HUKUKUNDA REKABET YASAĞI

• ZAYIFLARIN KORUNMASI AYRIMCILIK ve DOLAYLI AYRIMCILIK

• HAKSIZ REKABETTE ADİ İŞ – TİCARİ İŞ AYRIMI VE BU AYRIM NETİCESİNDE TABİ OLUNAN HÜKÜMLER

• MÜLKİYET HAKKININ TAŞKIN SURETTE VE KOMŞULUK İLİŞKİLERİNİN OLAĞAN ÖLÇÜLERİNİ AŞAN KULLANIMINDAN DOĞAN SORUMLULUK

• COVİD-19 PANDEMİSİ ÇERÇEVESİNDE SEÇİMLERİN ERTELENMESİ MESELESİ

• 6102 SAYILI TÜRK TİCARET KANUNU’NA GÖRE LİMİTED ŞİRKETLERDE ÇIKMA VE ÇIKARILMA

• SÖZLEŞMENİN KURULMASI ESNASINDA ÖNGÖRÜLEMEYEN SONRAKİ İFA İMKȂNSIZLIĞI KAPSAMINDA MÜCBİR SEBEP ve COVİD-19 (CORONA VİRUS) SALGINININ, TARAFLAR ARASINDA SÜREN SÖZLEŞMELERE ETKİSİ

• YÜKLENİCİNİN DOLANDIRICILIK SUÇUNDAN CEZAİ SORUMLULUĞU

• 7226 SAYILI BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN’UN GETİRDİĞİ TEMEL DÜZENLEMELER

Güncel
Tümü